Ev hanımlığına iyiden iyiye alıştım. En azından kendimi doğrama planlarımı şimdilik rafa kaldırdım. Bence büyük bir adım. Yemek yapıyorum, bulaşık, çamaşır... Güzel yönleri yok değil. Mesela alarm sesi nasıl bir şeydi unuttum. Gerçi her gün kendiliğimden sabahın köründe uyandığım için bu avuntum da boş anlayacağınız.
Küçük yaşımdan itibaren Türk filmlerine olan hayranlığım bu aralar iyice depreşti. Akşamları otururken, yemek yerken kısacası ders ve spor dışındaki her anımda yaşasın Türk filmleri! İtiraf ediyorum psikolojim alt üst. Modern zamanlarda aşk yok olmuş mudur? İzlediğim her filmde "benim bu kadından farkım ne? Neden bana böyle şeyler yapılmıyor?" diye isyan ediyorum. Biraz önce bir filmde adam kadına evlilik teklifi etmek için ateşböceklerini kavanoza doldurmuştu! Kuzenim "Hazan film onlar. Gerçekte yok bu adamlardan. Bu senaryoları bile eminim kadınlar yazmıştır. Erkeklerin kafası böyle inceliklere göre değil!" dese de yok. İki sahne sonra ben yine başlıyorum. Bir şunu yapanımız olmadı, bir bunu yapanımız olmadı...
Ev hanımlığımın üstüne evde koca beklerken türlü aşk hayallerine dalan kız masterı yaptığıma göre oldum ben oldum. Yetkililere sesleniyorum. Bir an önce çalıştırın beni. Nöbet tutturun, hasta yağdırın üstüme. Bırakın tek taşımı kendim alayım, tek başıma kendim takayım. Hazan'dım 15 günde Sıdıka oldum. Bir sonraki adımı görmek istemiyorum.
26 Eylül 2017 Salı
20 Eylül 2017 Çarşamba
Ev Hanımı
Dünyanın en zor mesleği ev hanımlığı... Hiç saçmalama falan demeyin. Doktorluk falan halt etmiş yanında. Şu kısacık ev hanımlığı tecrübemle hayata bakışım değişti desem yeridir. O kadar çok boş zaman var ki şöyle mi baksam, amuda mı kalksam yoksa obua çalarken koşarak mı baksam diye düşünebiliyorum. Hele benimki gibi sürekli meşgul olmaya alışmış beyinler için tam bir dram söz konusu. Zavallıcık kafamın içinde dehşete düştü. Hasta yok, nöbet yok, sabahın köründe uyanacağım derdi yok, ne yapacağını şaşırdı.
Halay dolu bir yılın ardından tus'da tam da hakettiğim gibi bir sonuç aldım. Bunun üzerine "artık dizi kırıp oturma zamanıdır" dedim. "Ohoooo intörnlük olmasa, nöbetler olmasa derece yaparım ben" laflarının ne derece boş olduğunu henüz bir ay dolmadan anladım. Sabah uyan kahvaltı, ders, spora git, gel, yemek, ders, yemek, tv izle ( favorim doktorlar, en azından hastane görüyorum), İstiklal marşı ve kapanış. Ertesi gün bir daha, sonra bir daha... Haksızlık etmeyeyim arada temizlik yapıyorum bir de markete gidiyorum. Durumu en dramatik hale getirense dolaplara sığmadığı için ekstra askılık aldığım kıyafetlerim... Askılarda çürüyorlarmış hissine kapılıyorum. En son ne zaman eşofman dışında kıyafet giydim fikirsizim. İyi ki spora gidiyorum. Yoksa duş bile almayacağım herhalde.
Durumu abarttığımı düşünebilirsiniz. Ama bu yazılanlar tamamıyla büyük bir hayal kırıklığının eseridir. "Ben ev hanımı olmak istiyorum" diye isyan ettiğim günler dün gibi aklımda. Ne çıkartıyoruz buradan? En kötü iş bile işsizlikten iyidir. Sabah küfrederek gittiğiniz işinizin kıymetini bileceğiniz bir gün diliyorum. Ben mi? İşsizlikten kendimi doğramazsam hiçbir sorun yok.
Halay dolu bir yılın ardından tus'da tam da hakettiğim gibi bir sonuç aldım. Bunun üzerine "artık dizi kırıp oturma zamanıdır" dedim. "Ohoooo intörnlük olmasa, nöbetler olmasa derece yaparım ben" laflarının ne derece boş olduğunu henüz bir ay dolmadan anladım. Sabah uyan kahvaltı, ders, spora git, gel, yemek, ders, yemek, tv izle ( favorim doktorlar, en azından hastane görüyorum), İstiklal marşı ve kapanış. Ertesi gün bir daha, sonra bir daha... Haksızlık etmeyeyim arada temizlik yapıyorum bir de markete gidiyorum. Durumu en dramatik hale getirense dolaplara sığmadığı için ekstra askılık aldığım kıyafetlerim... Askılarda çürüyorlarmış hissine kapılıyorum. En son ne zaman eşofman dışında kıyafet giydim fikirsizim. İyi ki spora gidiyorum. Yoksa duş bile almayacağım herhalde.
Durumu abarttığımı düşünebilirsiniz. Ama bu yazılanlar tamamıyla büyük bir hayal kırıklığının eseridir. "Ben ev hanımı olmak istiyorum" diye isyan ettiğim günler dün gibi aklımda. Ne çıkartıyoruz buradan? En kötü iş bile işsizlikten iyidir. Sabah küfrederek gittiğiniz işinizin kıymetini bileceğiniz bir gün diliyorum. Ben mi? İşsizlikten kendimi doğramazsam hiçbir sorun yok.
7 Eylül 2017 Perşembe
Sevgili Buldun, Kuş Kondurdun
Bir sevgili bulunca tüm dünyayı unutan kızlar, kızlarımız... Yine sevmediğim genelleme yazılarımdan birisi... Ancak yazılmayacak gibi değiller ki! Özel üretim gibi, nerede karşılaşsam hepsi birbirinin aynısı... Evet şimdi başlıyorum.
Bu kızlarımız daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim "uzun ilişki kızları" gibi "sevgililik müessesesine" erken yaşta başvururlar. Yalnız uzun ilişki kızlarından temel farkı aradığı şeyin popülerlik değil sahiplenilme olmasıdır. Yani aranılan sevgilinin okulun popüler çocuğu olmasına veya sınıfın bütün bireylerinin bu ilişkiye dahil olmasına gerek yoktur. Daha çok sessiz sedasız yaşarlar ilişkilerini.
Yaş artar, zaman geçer. Ancak bu kızlarımızın hayatı hep stabildir. Sevgilisi olmayan dönemlerde dünya iyisi bir insan haline gelirler. Her derdinize koşar, her işinize yardım ederler. Gaddar olmak istemem ama bütün bunları sizi çok sevdiği için yapmazlar. Bu durumu benim kabul etmem biraz güç oldu ama başıma vura vura öğrettiler. Sizi adeta "arkadaş bank" olarak görürler. Sizin arkadaşlarınızla kaynaşır, tanıştırdığınız her erkeği kendilerine potansiyel olarak görürler. Her ortamda sergiledikleri flörtöz tavırlarla sizin kankalarınızdan birini ayartmayı başarırlar. Sonrası işte işin korkunç kısmı. Her an yanınızda olan "canım, cicim, kardeşim" dediğiniz insan bir anda puf, yok olur. Ne zaman arasanız sevgilisiyle bir işi vardır. Hatta kapısına dayanıp "ölüyorum" deseniz "sevgilim gelecek" cevabıyla karşılaşırsınız. Bu durumu ilk kez yaşıyorsanız sinirleriniz bozulur, canınız sıkılır. Sonra gün gelir devran döner. Kızımızın "her şeyim" dediği ( gerçekten de başka kimsesi kalmamıştır) bey bu "her şeylikten" bunalır ve totoşuna tekmeyi koyıverir. Kızımız bir anda evsiz, barksız, sahipsiz kalır. Kuyruğunu kıstırdığı gibi gelir kapınıza. Siz de iyi insansınız ya "bir daha yapmaz" dersiniz. Yara bandı olursunuz ona. Eskisi gibi olur her şey. Yine her işinize koşar, yine en iyi arkadaşınız olur, yine sizin arkadaşlarınızla tanışır ve evet. Fark ettiniz mi? Yine aynı hazin hikaye... Burada tanışılan kişinin sizin arkadaşınız olması şart değildir. Sizin gibi başka bir "fazla iyimser" arkadaşın arkadaşı da olabilir. Sonuç değişmez. Yine elini eteğini çekip sizi bir kalemde siler.
Benim gibi insanların değişebileceklerine inanan bir saftirik Elmer'sanız defalarca yaşayabilirsiniz bu olayı. Maddi manevi bir güzel sömürülürsünüz. Nasıl olsa kardeşinizdir ya!? Üç kuruş paranın lafını mı edeceksiniz? Etmeyin tabi. Ama sevgilisi olunca adınız bile olmayacaktır. Nankör bu insanoğlu... Bir sevgili bulunca sizi yok sayan insanlardan uzak, mutlu günler:)
Bu kızlarımız daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim "uzun ilişki kızları" gibi "sevgililik müessesesine" erken yaşta başvururlar. Yalnız uzun ilişki kızlarından temel farkı aradığı şeyin popülerlik değil sahiplenilme olmasıdır. Yani aranılan sevgilinin okulun popüler çocuğu olmasına veya sınıfın bütün bireylerinin bu ilişkiye dahil olmasına gerek yoktur. Daha çok sessiz sedasız yaşarlar ilişkilerini.
Yaş artar, zaman geçer. Ancak bu kızlarımızın hayatı hep stabildir. Sevgilisi olmayan dönemlerde dünya iyisi bir insan haline gelirler. Her derdinize koşar, her işinize yardım ederler. Gaddar olmak istemem ama bütün bunları sizi çok sevdiği için yapmazlar. Bu durumu benim kabul etmem biraz güç oldu ama başıma vura vura öğrettiler. Sizi adeta "arkadaş bank" olarak görürler. Sizin arkadaşlarınızla kaynaşır, tanıştırdığınız her erkeği kendilerine potansiyel olarak görürler. Her ortamda sergiledikleri flörtöz tavırlarla sizin kankalarınızdan birini ayartmayı başarırlar. Sonrası işte işin korkunç kısmı. Her an yanınızda olan "canım, cicim, kardeşim" dediğiniz insan bir anda puf, yok olur. Ne zaman arasanız sevgilisiyle bir işi vardır. Hatta kapısına dayanıp "ölüyorum" deseniz "sevgilim gelecek" cevabıyla karşılaşırsınız. Bu durumu ilk kez yaşıyorsanız sinirleriniz bozulur, canınız sıkılır. Sonra gün gelir devran döner. Kızımızın "her şeyim" dediği ( gerçekten de başka kimsesi kalmamıştır) bey bu "her şeylikten" bunalır ve totoşuna tekmeyi koyıverir. Kızımız bir anda evsiz, barksız, sahipsiz kalır. Kuyruğunu kıstırdığı gibi gelir kapınıza. Siz de iyi insansınız ya "bir daha yapmaz" dersiniz. Yara bandı olursunuz ona. Eskisi gibi olur her şey. Yine her işinize koşar, yine en iyi arkadaşınız olur, yine sizin arkadaşlarınızla tanışır ve evet. Fark ettiniz mi? Yine aynı hazin hikaye... Burada tanışılan kişinin sizin arkadaşınız olması şart değildir. Sizin gibi başka bir "fazla iyimser" arkadaşın arkadaşı da olabilir. Sonuç değişmez. Yine elini eteğini çekip sizi bir kalemde siler.
Benim gibi insanların değişebileceklerine inanan bir saftirik Elmer'sanız defalarca yaşayabilirsiniz bu olayı. Maddi manevi bir güzel sömürülürsünüz. Nasıl olsa kardeşinizdir ya!? Üç kuruş paranın lafını mı edeceksiniz? Etmeyin tabi. Ama sevgilisi olunca adınız bile olmayacaktır. Nankör bu insanoğlu... Bir sevgili bulunca sizi yok sayan insanlardan uzak, mutlu günler:)
30 Ağustos 2017 Çarşamba
Kalanlardan Gidenlere
Duygusallı yazılar yazmak yerine geyik muhabbeti çevirmeyi çok isterdim. Ben de sizin gibi okurken daha çok eğleniyorum. Buradan da bir itiraf geldi: Kendi yazılarımı okuyup, eğleniyorum. Hele üstünden biraz zaman geçmişse, bayağı gülüyorum da. "Kendini beğenmiş" diye taşlamadan önce bu yazıyı göz yaşlarımla suladığımı söylersem belki biraz yumuşarsınız. Şaka değil. Hayatımın en ayrılık dolu günüydü. Üç, beş, on... Kaç kişiyle vedalaştığımı sayamadım bile. Yedi yılda biriktirdiğim tüm arkadaşlarımı bir bir yolcu ettim. Sanki kız anasıyım, yüksek yüksek tepelere kız veriyorum. Gerçi öyle olsa bir kızımı gönderir ona üzülürdüm. Bugün ben birini otogara bıraktım, gözümdeki yaş kurumadan öbürünü arabaya bindirdim. O daha ana yola çıkmadan başka birine sarılıp "mutlaka görüşelim" dedim. Giden de gittiğine mi yansın, beni mi teselli etsin bilemedi. Bütün gün akan makyajıma bağlı yüzümün yarısı siyah olarak gezdim. Huyumu bildiğim için sabah kendi kendime "makyajı bol yapayım da ağlayacak gibi olursam makyajımı düşünüp vazgeçeyim" diye düşündüm ama nafile. Evdeki hesap hiç olmadı. Aksine Selvi Boylum Al Yazmalım'da annesi Asya'nın yüzüne kara çalıyordu ya o şekilde gezdim bütün gün.
Ayrılık çirkin kabul de ayrılıktan sonra kalan olmak en çirkini. Giden gitmenin verdiği heyecanla bir şekilde avutuyor kendini. Kalan kaldığı yerde bir yandan özlemle bir yandan anılarla mücadele veriyor. Şimdi şu bilgisayarımı İlyasko ile aldığımız gün.. Avm'ye girip 6 bin lira bırakıp çıkmıştık. Zenginlik değil. Yanlış anlaşılmasın. Bütün alınması gerekenleri bir güne toplayınca öyle olmuştu. Sonra da gece acilde nöbete gelip 6 bin lirayı nasıl harcadığımızı ballandıra ballandıra anlatmıştık.
Kapıda Fatoş'un doğum günümde yazdığı akrostiş asılı... Bir insan daha birinci sınıftayken bu kadar iyi anlatılabilir mi?
Hep yerindedir neşesi
Atipik tıpçıdır kendisi
Zengin renklerden elbisesi
Attırmayın tepesini
Ne çok severdik İbrahim Tatlıses'i
Tamam son dize konsunda çok iddialı değilim ama kalan 4 satırda Hazan özeti yapmış.
Masanın yanında duran kırmızı sandalye var. Ayşe bir yıl önce, ertesi gün henüz hiç çalışmadığımız bir sınav varken, gecenin üçünde "kuş gibi hafifim" diyerek kanat çırpıyordu. O sınavdan nasıl geçtim biliyor musunuz? Poğaça yiyerek. Bildiğimiz poğaça... Zeytinli olması lazım. Küçük stajlardan biriydi. İki haftalık olanlardan. Hangi hocadan sözlüye gireceğimiz sınav sabahı belli oluyordu. Şansıma derse girmeye takıntılı hocalardan birine rast gelmiştim. 4 kişi girdik sınava. Üç arkadaşı sorularıyla ağlatıp bana "sen şu dersimde poğaça yiyen aç kız değil misin?" diye sormuştu. "Evet" cevabımla birlikte hocanın gözünde yanan A1 ışığını görmüştüm.
Sonuç şu ki ayrılık zor, kalmak daha da zor. Sıradaki şarkı kalanlardan gidenlere gelsin... "Ayrılık, ayrılık, aman ayrılık/ Her bir dertten ala yaman ayrılık...
Ayrılık çirkin kabul de ayrılıktan sonra kalan olmak en çirkini. Giden gitmenin verdiği heyecanla bir şekilde avutuyor kendini. Kalan kaldığı yerde bir yandan özlemle bir yandan anılarla mücadele veriyor. Şimdi şu bilgisayarımı İlyasko ile aldığımız gün.. Avm'ye girip 6 bin lira bırakıp çıkmıştık. Zenginlik değil. Yanlış anlaşılmasın. Bütün alınması gerekenleri bir güne toplayınca öyle olmuştu. Sonra da gece acilde nöbete gelip 6 bin lirayı nasıl harcadığımızı ballandıra ballandıra anlatmıştık.
Kapıda Fatoş'un doğum günümde yazdığı akrostiş asılı... Bir insan daha birinci sınıftayken bu kadar iyi anlatılabilir mi?
Hep yerindedir neşesi
Atipik tıpçıdır kendisi
Zengin renklerden elbisesi
Attırmayın tepesini
Ne çok severdik İbrahim Tatlıses'i
Tamam son dize konsunda çok iddialı değilim ama kalan 4 satırda Hazan özeti yapmış.
Masanın yanında duran kırmızı sandalye var. Ayşe bir yıl önce, ertesi gün henüz hiç çalışmadığımız bir sınav varken, gecenin üçünde "kuş gibi hafifim" diyerek kanat çırpıyordu. O sınavdan nasıl geçtim biliyor musunuz? Poğaça yiyerek. Bildiğimiz poğaça... Zeytinli olması lazım. Küçük stajlardan biriydi. İki haftalık olanlardan. Hangi hocadan sözlüye gireceğimiz sınav sabahı belli oluyordu. Şansıma derse girmeye takıntılı hocalardan birine rast gelmiştim. 4 kişi girdik sınava. Üç arkadaşı sorularıyla ağlatıp bana "sen şu dersimde poğaça yiyen aç kız değil misin?" diye sormuştu. "Evet" cevabımla birlikte hocanın gözünde yanan A1 ışığını görmüştüm.
Sonuç şu ki ayrılık zor, kalmak daha da zor. Sıradaki şarkı kalanlardan gidenlere gelsin... "Ayrılık, ayrılık, aman ayrılık/ Her bir dertten ala yaman ayrılık...
9 Ağustos 2017 Çarşamba
En
Mutluluğu çok yanlış yerlerde aramıyor musunuz? Daha doğrusu mutluluğu fazla aramıyor musunuz? Hep daha fazlası hep "önündeki engeli aşınca mutluluğa ulaşma düşüncesi..." İtiraf etmeliyim ben de böyleydim. Lisede üniversite sınavını kazanınca her şeyin mükemmel olacağını, mutluluğun bana bir tepsi içinde sunulacağını düşünüyordum. Güzel olmadı mı? Oldu. Ama olmasının nedeni benim bu düşüncemden ve yarattığım hırslardan vazgeçmiş olmamdan kaynaklıydı.
Hep bir yarış... En başarılı, en iyi, en güzel, en, en, en daha çok en olma isteği. Sevgilin mi var? En yakışıklısı, en güzeli senin sevgilin... İşe mi gireceksin? En rahatı yine seninki... Sınav mı var? En başarılı sen olacaksın... Evlendin mi? En güzel evlilik hayatı seninki... Acı mı çekiyorsun? Yine en çok seninki... Yok öyle bir dünya! Olmasın da en zeki, en iyi, en güzel sen olmak zorunda değilsin. Her sınavda başarılı olamayabilirsin. İnan bana başarısızlığın da güzel bir tadı var. Biraz ekşi, biraz acı ama alışıyorsun. Alıştıkça seviyorsun. Mutluluğu hep ilerde aramaktansa şu an elindekilerle mutlu olabilmeyi başarıyor musun? Asıl başarılı sensin. Olay "şu olsun her şey güzel olcak, bu geçsin huzura ereceğim"e kaldıysa, yazık sana. Bir arayışla tüketeceğin, bir solukluk ömrün var. Kolay gelsin. Ben gidip yine ne kadar şanslı olduğumu düşünerek huzurlu bir uykuya dalacağım. En mutlu günler sizin olsun, bana birazı da yeter...
Hep bir yarış... En başarılı, en iyi, en güzel, en, en, en daha çok en olma isteği. Sevgilin mi var? En yakışıklısı, en güzeli senin sevgilin... İşe mi gireceksin? En rahatı yine seninki... Sınav mı var? En başarılı sen olacaksın... Evlendin mi? En güzel evlilik hayatı seninki... Acı mı çekiyorsun? Yine en çok seninki... Yok öyle bir dünya! Olmasın da en zeki, en iyi, en güzel sen olmak zorunda değilsin. Her sınavda başarılı olamayabilirsin. İnan bana başarısızlığın da güzel bir tadı var. Biraz ekşi, biraz acı ama alışıyorsun. Alıştıkça seviyorsun. Mutluluğu hep ilerde aramaktansa şu an elindekilerle mutlu olabilmeyi başarıyor musun? Asıl başarılı sensin. Olay "şu olsun her şey güzel olcak, bu geçsin huzura ereceğim"e kaldıysa, yazık sana. Bir arayışla tüketeceğin, bir solukluk ömrün var. Kolay gelsin. Ben gidip yine ne kadar şanslı olduğumu düşünerek huzurlu bir uykuya dalacağım. En mutlu günler sizin olsun, bana birazı da yeter...
26 Temmuz 2017 Çarşamba
Kaybettim
En kötüsü de bir insanı yaşarken kaybetmek. Bir sevdiğini, hatta çok sevdiğini... Onun hatası ya da senin hatan... Hiç fark etmez. Önemli olan yarın hayatında olmayacak olmasıdır. Başına gelen en ufak şey için onu arayamayacağını bilmek, mutluluğunu ya da mutsuzluğunu paylaşamamak... Başta sinirlenirsin. İlla ki bulursun suçlayacak bir şeyler. Zamanla yokluğu bastırır öfkeni. "Neden yaptı?"nın yerini "keşke yapmasaydı" alır. Aşkın acısı unutulur. Yeni bir aşk yeşerdi mi kalbinde eskisi hiç olmamış gibidir. Son aşk ilk aşktır. Ama dostluk, arkadaşlık... İstediğin kadar çok insan tanı, istediğin kadar sevildiğini hisset... Tutmaz eskisinin yerini. Dost kaybetmenin acısı da dostun yaşattığı hayal kırıklığının da acısı bambaşkadır. Ne zaman ilaç olur ne de başka insan.
Ben bugün iki dostumu birden kaybettim.
Ben bugün iki dostumu birden kaybettim.
10 Temmuz 2017 Pazartesi
Mektup
Sevgili gelecekteki ben,
Halini hatırını sormuyorum. İyi olcağını umuyorum. Ummuyorum, iyi olmak zorundasın. Sen iyi ol diye ben şu yaz ayında, haftanın yedi günü, günde 10saat ders dinliyorum. Senin mutluluğun için kendimden vazgeçtim resmen. Bir önceki cümleden anlayacağın üzere TUS kampındayım. Kamp deyince bu güzel yaz gününde, ormanlık bir alanda yapılan, çadırlı, gitarlı kamp gelmiştir şimdi senin aklına. Bilirim ben seni. Başına gelen kötü şeyleri silmek konusunda bir idolsün. Öyle olmasa aynı hatayı yüz kez tekrarlamazdın ya o da ayrı konu. Sen şimdi Tus'du, kamptı, soruydu unutmuşsundur hepsini. Ben sana kısaca şöyle anlatayım: o kadar saat dinlenilen dersi, sosyal hayatının eksiye inmesini veya hayata tutunma çabanın uyumak ve yemek yemekten ibaret olduğunu geçtim. En kötüsü insanlar... Kocaman bir salon dolusu, yeni mezun doktor... İddia ediyorum yarın o sınıfa bikiniyle gidip dersin ortasında tek elimle amuda kalkıp diğer elimle silahla kendimi vursam yüzde 90'ı "sessiz ol, ders dinliyoruz" diyecek. Kalan yüzde 10u ise "ateşli silah yaralanmasında önce BT mi çekiyorduk, acil ameliyata mı alıyorduk. Hoca TUS'da çıkar demişti!" diye düşünecek. Salon yanık beyin kokuyor. İnsanlar enerji tasarrufu için (hepsini derse kullanacak) bakışarak anlaşıyor, konuşmuyorlar bile. Ya işte hepsi sen az nöbet tut, iki kuruş fazla para kazan, mutlu ol diye.
Sen mutlu ol diye yapıyorum da eğer değişmediysen ki hiç umudum yok, kesin yine saçma sapan bir insana sonrasında daha saçma ikinci insana ve en en en saçma üçüncü insana aşık olmuşsundur sen. Aşık olman ayrı dert, sonrası ayrı dert. Benim binbir emekle biriktirdiğim mutluluk toz olup uçtu bak. Yüz kez dedim sana. Paratoner gibisin. Nerede bir dengesiz, umursamaz, tuhaf adam var, çekiyorsun. Adam derken de bir şüphem olmadı değil.(benden selam söyleyin bütün aşklarıma) Kedilerinle birlikte, huzur evinin huzurunu kaçıran huzursuz teyze olarak öleceksin. Neyi zorluyorsun?
Şimdi senin çevrende arkadaşın da kalmamıştır. E tabi millet evlendi barklandı bebek bezi konuşuyor. Çift olarak birbirlerine çaya gidiyorlar falan. Çocukları arkadaş oldu. Sen de götür kedilerini, tırmalasın çocukları. İşte tam da böyle yapacağını bildikleri için görüşmüyor seninle arkadaşların. Üzülme, üzülme.. Büyük bir kısmı sonrasında sana gelip "b.k vardı da evlendim, en akıllımız senmişsin" diyecek.
Evet gelecekteki ben, beynimi ve çok kıymetli zamanımı daha fazla harcamamak adına mektubumu burada noktalıyorum. Büyük kedilerinin ellerinden, küçük kedilerinin gözlerinden öperim. Hoşçakal...
Halini hatırını sormuyorum. İyi olcağını umuyorum. Ummuyorum, iyi olmak zorundasın. Sen iyi ol diye ben şu yaz ayında, haftanın yedi günü, günde 10saat ders dinliyorum. Senin mutluluğun için kendimden vazgeçtim resmen. Bir önceki cümleden anlayacağın üzere TUS kampındayım. Kamp deyince bu güzel yaz gününde, ormanlık bir alanda yapılan, çadırlı, gitarlı kamp gelmiştir şimdi senin aklına. Bilirim ben seni. Başına gelen kötü şeyleri silmek konusunda bir idolsün. Öyle olmasa aynı hatayı yüz kez tekrarlamazdın ya o da ayrı konu. Sen şimdi Tus'du, kamptı, soruydu unutmuşsundur hepsini. Ben sana kısaca şöyle anlatayım: o kadar saat dinlenilen dersi, sosyal hayatının eksiye inmesini veya hayata tutunma çabanın uyumak ve yemek yemekten ibaret olduğunu geçtim. En kötüsü insanlar... Kocaman bir salon dolusu, yeni mezun doktor... İddia ediyorum yarın o sınıfa bikiniyle gidip dersin ortasında tek elimle amuda kalkıp diğer elimle silahla kendimi vursam yüzde 90'ı "sessiz ol, ders dinliyoruz" diyecek. Kalan yüzde 10u ise "ateşli silah yaralanmasında önce BT mi çekiyorduk, acil ameliyata mı alıyorduk. Hoca TUS'da çıkar demişti!" diye düşünecek. Salon yanık beyin kokuyor. İnsanlar enerji tasarrufu için (hepsini derse kullanacak) bakışarak anlaşıyor, konuşmuyorlar bile. Ya işte hepsi sen az nöbet tut, iki kuruş fazla para kazan, mutlu ol diye.
Sen mutlu ol diye yapıyorum da eğer değişmediysen ki hiç umudum yok, kesin yine saçma sapan bir insana sonrasında daha saçma ikinci insana ve en en en saçma üçüncü insana aşık olmuşsundur sen. Aşık olman ayrı dert, sonrası ayrı dert. Benim binbir emekle biriktirdiğim mutluluk toz olup uçtu bak. Yüz kez dedim sana. Paratoner gibisin. Nerede bir dengesiz, umursamaz, tuhaf adam var, çekiyorsun. Adam derken de bir şüphem olmadı değil.(benden selam söyleyin bütün aşklarıma) Kedilerinle birlikte, huzur evinin huzurunu kaçıran huzursuz teyze olarak öleceksin. Neyi zorluyorsun?
Şimdi senin çevrende arkadaşın da kalmamıştır. E tabi millet evlendi barklandı bebek bezi konuşuyor. Çift olarak birbirlerine çaya gidiyorlar falan. Çocukları arkadaş oldu. Sen de götür kedilerini, tırmalasın çocukları. İşte tam da böyle yapacağını bildikleri için görüşmüyor seninle arkadaşların. Üzülme, üzülme.. Büyük bir kısmı sonrasında sana gelip "b.k vardı da evlendim, en akıllımız senmişsin" diyecek.
Evet gelecekteki ben, beynimi ve çok kıymetli zamanımı daha fazla harcamamak adına mektubumu burada noktalıyorum. Büyük kedilerinin ellerinden, küçük kedilerinin gözlerinden öperim. Hoşçakal...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
