10 Şubat 2012 Cuma

tatilin son günleri...

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 02:33 0 yorum
Selam baylar bayanlar bu karlı havalarda buzda kayanlar! haliniz keyfiniz nasıl? ben meteorolojiden "havalar yarından itibaren 15 derece artacak" açıklamasını duyduğumda süper derecede mutlu olacağım. karı severim (karı değil kar'ı severim aslında karı da severim ama çirkin olacak güzelini kıskanırım mesela Adriana Lima yı hiç sevmem nefret ederim) dedim, dediğime diyeceğime pişman oldum. ben kardan adam yapılabilecek, kar topu oynanabilecek kadar karı severim dedim. buzul çağına girmemize yetecek kadar kara gerek yoktu. Burdan çıkardığım ders artık ilahi güçlerden bir şey isteyecek olursam miktarını da belirteceğim. yoksa kaş yaparken göz çıkarıyorum.
           şimdilik evde, tatilde halim iyi 12 saat yatakta 11 saat tv karşısında yatış pozisyonundayım. (kalan 1 saat elzem ihtiyaçlar için) korkuyorum bu gidişle yürümeyi unutacağım. kalorifer de sıcak. oh gel keyfim gel ama bu gelen keyfin bir de acı gidişi oluyor. tıpkı benim ankaraya dönüp okula gidişim gibi. okulu seven ve 15 günlük tatilde arkadaşlarını çoooook özleyen benim gibi biri için okula gitmek şuan eziyet gibi geliyorsa tüm suçlusu eksinin altında olan sıcaklık ve yerden bir türlü kalkmayan ve her gün "Allahım bugünde bir yerimi kırmadan 2 ayağımın üstünde eve varabileyim" diye yalvarmama sebep olan buz tabakasıdır. ayrıca şuan düşündüğüm başka bir olay da gelirken yaşadığım "roter" vakasını giderken de yaşamamak. saat gece 12 de varmam gereken Trabzon'a malesef saat 2.30 da vardım. işin ilginç yanı ben bu uçağa yetişmek için 16.30da biten sınavdan 15.00da çıktım. eğer o sınavdan düşük alsaydım kendime her türlü çok pis söverdim yani. Allahtan sövmeme gerek kalmadı. yani bu araya sıkıştırayım tıp eğitimimin ilk dönemi gayet iyi bitti.
            sınavdan önceki yazılarımı okursanız tıpın ne lanet ne okunmaz bir bölüm olduğu yargısına varabilirsiniz. ama gerçek şu ki o kadar da zor değilmiş. sınav öncesi yazıların psikolojik baskı altında yazıldığını kabul edebiliriz. henüz üniversiteye başlamamış arkadaşlar eğer tıp'a gitsem mi diye düşünüyorlarsa tahmin edildiği kadar zor olmadığını söylemeliyim. aslında tıp okumanın en güzel yanı ne biliyor musunuz? şu an ki şartlarda en uzun süreli bölüm olması. neresi güzel demeyin. öğrencilikten kebap iş mi var? ne işleri yetiştirme sıkıntısı, ne aile geçindirme derdi, ne patron dırdırı ne de "bu yılı da işten atılmadan geçirebilecek miyim?" düşüncesi var. tek sorumluluk ders çalışmak. 24 saatin 2 saati çalışsanız, hadi 2 az derseniz 4 yapalım, kalan 20 saatte hiç bir sorumluluk yok. gez, toz alışveriş yap, arkadaşlarınla geyik yap, alemlere ak... say say bitmez... tabi bunu lise için söylemiyorum. lise üniversitenin yanında esaret gibi geliyor. bilmiyorum sadece benim mi üniversite hayatım çok iyi geçiyor ama ben 7 yıllık üniversite hayatımın 1.5 yıllı bittiği için oturup ağlayabilirim. keşke hep öğrenci kalsam. tabi aklınıza "o zaman uzak okulu" gibi şeytani düşünceler geliyor ama o uzatılan 1 yılda oluşan psikolojik baskının normal üniversite hayatından çok daha farklı bir durum yaratacağını hatırlatmak isterim.
            vampir gibi geçirdiğim bir tatilimin daha sonuna gelmişken yazdığım bu yazıyı okuma zahmeti gösteren okuyucularım çok şanslısınız. (teşekkür edeceğimi sandınız dimiiiiiii? ama yanıldınız) en azından hayatınızdaki sıkıntılardan bir iki dakikada olsa uzaklaştınız. son olarak size şunu söyleme istiyorum. en son "kış bahçesi" diye bir roman okudum. dün gece bitti. göz yaşlarımı ve sümüğümü silmek için her sayfanın sonunda ara vermeseydim sanırım 1 saat erken bitirirdim. harika bir kitaptı. şiddetle tavsiye ediyorum. veeeeee bugünlükte bu kadar. mutlu günler :)
           

24 Ocak 2012 Salı

Vurlduk Ey Halkım Unutma Bizi!

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 19:26 0 yorum
UĞUR MUMCU ve GAFFAR OKKAN'ı saygı ve rahmetle anıyoruz



Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.

Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mum ışığında bitirirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. İnsanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşında kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce, kolumuzu omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da, otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da, paramparça elleriyle ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutama bizi...

Bağımsızlık Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular. Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler. Vurulduk ey halkım, unutma bizi... Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, prangalar vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi...

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile, karşısındakilere bağırmamış insanların önünde, öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz hepimizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi...

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...
                                                                                                     UĞUR MUMCU

22 Ocak 2012 Pazar

HRANT DİNK

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 17:39 0 yorum
                komite öncesi yine evdeyim ve ders çalışmaya çalışıyorum. kafa dağıtmak kendi kendime de olsa dertleşmek amaçlı geliyorum karşınıza. aslında dün gece yatarken uykuyla uyanıklık arasında yazacağım konuyu ve genel hatlarını belirlemiş komik bir yazı yazmayı düşünüyordum. (belki ilerde yazarım diye konuyu söylemiyorum) geçtim bilgisayarımın karşısına. iğrenç bir alışkanlık olduğunu bildiğim halde vazgeçemediğim bir biçimde ilk olarak facebook a girdim. bildirimlerime baktım sonrada paylaşılan yazılar arsında gezinirken yine klasik olarak Hrant Dink hakkında atılıp tutulan yazılarla karşılaştım. nedendir bilmem özellikle trabzonlu arkadaşlarım çok seviyorlar bu konuyu. kim olduğunu geçtim bir insan öldürmüş olan, bir katil olan Ogün Samast'ın kahraman olarak anıldığı . beyaz berenin gurur işareti sayıldığı bir memleketten böyle yazılar yazan insanların çıkması doğal aslında. yanlış anlamayın Trabzonluyum ve gurur duyuyorum. ancak şu bir gerçekki trabzon milliyetçi duyguların çok fazla suistimal edildiği bir yer. konuya gelecek olursak bir arkadaşım: "Türk'ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistanla kuracağı asil damarda mevcuttur" yazmış Hrant Dink'in sözü olduğunu iddia ederek altınada okkalı bir küfür savurmuş. başka bir arkadaşım da "Bir papa öldü herkes Hristiyan oldu, bir Hrant öldü herkes Ermeni oldu, onca şehit verdik kimler Türk oldu yazmış" 
                 öncelikle söylemem gereken bir şey var: "ayşe sadece çalışkan değildir" cümlesinden "sadece" sözcüğünü kaldırırsak ne olur? "ayşe çalışkan değildir" peki benim söylemek istediğim bu muydu laf tam tersine döndü. eğer cümleleri tam okumuyorsak ben size Kur'an dan İncil'den Tevrat'dan "iyi olmayın, ibadet etmeyin" gibi yazılar bile bulurum.. Dink'in cümlesine dönecek olursak açıkcası Hrant Dink'i ne yazıkki ölümüyle tanıdım. ne yazık ki diyorum çünkü bu benim cahilliğimin göstergesi. o zaman bazı televizyon kanallarında gazetelerde arkadaşımın yazdığı cümleyi söylediği yazılırken bazıları da Hrant Dink'in Ermeni meselesi konusunda gayet ılımlı olduğunu, kendi için "Türkiyeliyim" dediğini ve ırkçı bir tututm sergilemediğini yazıyordu. bu çelişki içinde bende merak ettim aslını öğrenmek istedim. evet Hrant Dink gerçekten böyle bir cümle söylemiş ama bakın nasıl demiş: "Ermeni diasporası, Ermeniler ve asala yıllar boyu yaptıklarıyla ve söyledikleriyle Türk halkının kalbine öyle kin tohumlar ektiler ki; ermeni kelimesi düşman, emeni dölü sıfatı orospu çocuğu anlamına gelmeye başladı. Türk halkının damarlarında akan bu kin ve nefret dolu kanın boşalması ve yerine doldurulabilecek temiz kan -yani iyi niyetli, normal düşünceler- bu nefret tohumlarını eken Ermenistanın ve Ermeni diasporisinin yapabileceği bir şeydir. bunu yaptığınız taktirde Ermenistan ve Ermeniler için daha huzurlu bir yaşam ortaya çıkacaktır, tabi Türkler için de." şimdi aklı mantığı olan bir insan aynı olduğu iddia edilen iki cümle arsındaki farkı anlayamaz mı? Lütfen bir şeyi tam anlamadan yorumlamaya kalkmayalım. zamanında Ogün Samast'ın azmettiricileri de böyle kandırdılar onu çünkü. belki de insanların dediğine inanmayıp kendi "bu adam ne demiş?" diye açıp baksaymış Hrant Dink şuan yaşıyor olurdu.
               diğer konuya gelirsek, bizim genel bir özelliğimiz vardır: bir şeyi yüceltmek için illa başka bir şeyi kötüleriz. Örneğin A ve B takımları maç yapar A takımını destekliyorsak "çok yaşa A" demekten ziyade "geber B" demeyi tercih ederiz. sanırım yetiştirilme tarzımızdan kaynaklanan bir şey. biz karşılaştırma yapmadan sevip yüceltemiyoruz. siyaha siyah dememiz için illa beyazla karşılaştırmamız gerekir. oysa beyaz olmasa da siyah siyahtır. burda da aynı mantık var. şehitlerimiz için hepimiz çok üzülüyoruz. hepimizin ailesinden birileri askerde. bir şehit versek ailemizdenmiş gibi içimiz yanıyor. ancak şehitlere üzüldüğümüzü ifade etmemin yolu Hrant Dink'i mi kötülemek? ben bunlar arasında bir bağlantı kuramıyorum. Dink sadece Ermeni olduğu için öldürüldü. bunu prtesto etmek amaçlı 'hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz' dendi. 5 yaşındaki çocuğa söylesen anlar bunu ama bizde bazı kafalar var ki orta çağdaki kiliselerde bile böyle bağnazlık görülmemiştir. 
             değerli okuyanlar, Hrant Dink "Ermeni toplumu çok kapalı yaşıyor, kendimizi anlatsak önyargılar kırılır" düşüncesiyle Agos gazetesini çıkarmış, Ermeni Diasporasına 1915 olayları için "soykırım" kelimesini içermeyen daha yumuşak bir muhalefet çağrısında bulunmuş bir insandır. Ayrıca "ben Türk değil, Türkiyeliyim ve Ermeniyim" dediği için Türklüğe hakaretten 3 yıl yargılanmış bir insandır. Ermeni olduğunu kabul etmesi Türklüğe hakaretse, Almanyadaki Türkler de o zaman biz Almanız desinler "Türküz" derlerse Almanlığa hakaret olmaz mı?
               düşüncelerim ve diyeceklerim bunlar. bazılarınızın bana katılmadığına eminim zaten bu yazıyı yazarken de kimseyi ikna etmek gibi bir amacım yoktu. ancak kim ne düşünürse düşünsün ülkemde bir gazetecinin haince katledilmesinden utanç duyuyorum. Ölümünün 5. yılında kendisini rahmetle anıyorum..

15 Ocak 2012 Pazar

Bir Kış Gecesi Rüyası

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 09:28 0 yorum
           ankara ya gri diyenler utanın. akşamdan çamurlu bir geceye bıraktığım ankara sabah bembeyaz olmuştu. işte en sevdiğim hali bu şehrin. manzara izlemekten nefret eden ben kar yağınca hiç dayanamam. şimdi de aldım bilgisayarımı geçtim pencerenin karşısında manzaralı manzaralı yazmaktayım. evdeki vatandaşlar uyansa gece yağarken kaçırdığımız karın keyfini çıkarırdık. komiteye çalışmak uğruna akşam 10 da yatıp sabah 8 de uyanan ama malesef uyandığında dersin başına değil pc nin karşısına geçen biriyim ben ama inanın kendimi değil sizi düşündüğümden. dedim sayın okuyucular beni özlemiştir. haklıyım dimi :)

    dün akşam kaçırdığım karın etkisiyle mi yoksa komiteye çalışacak olmanın verdiği rahasızlıktan midir bilinmez garip garip rüyalar gördüm. rüyamda bir ara gizli ajandım. ingiltere de (doyamadım sana) bir kalenin içinde geçiyor rüya. merak edenlere söyleyeyim mekan West Sussex de Arundel Castle.  biz 5 kişiyiz karşı grup sınırsız takım elbiseli ve güneş gözlüklü matrix çakması heriften oluşuyor. amaç (tamam komik ama bu bi rüya) kulenin tepesindeki ipte kendini asmak. o zaman sihirli güçler asan kişiye geçecek (sihirli annemin hafta içi hergün yayınlanmasının hazin sonucu) uzun süreli bir adam öldürme maratonunun ardından (bildiğiniz bir Tomp Raider dım) bizim grupta 2 telef ve 3 kişi kalıyoruz. hiç kötü adam kalmadı bu nasıl iş demeyin. bu sırada bizdeki bir kızın karşı grubun ajanı olduğunu anlıyoruz. bundan sonrası anlatılmaz yaşanır. o kalenin içindeki merdinlerde tekmeyle yuvarlamalar mı yumruklar mı ne ararsan var. sonuç olarak arkadaşım da yaralanınca hain  ajan ve ben kalıyoruz. tabi arkadaşımın yaralanma sahnesinde izleyiciler göz yaşlarına boğuluyor. cesur bir şekilde "beni bırak sen git" diyor. hıçkırık salya sümük ama ben cesur yüürek hiç ağlamıyorum tabi. görev her şeyden üstündür prensibiyle tırmanıyorum kuleye.
           tam ben kuleye varıyorum ki bir de ne görüyim hain ajan kendini asmış. yetişemedim. (hiç benim rüyamda ben kaybeder miyim?) kızı saçlarından tuttuğum gibi çekmeye çalışıyorum ama nafile. sihirli güçler ona geçiyor amma ve lakin tam bu esna da  sihir mahkemesinden görevliler geliyor.(gündemimizde o kadar dava varki balyoz, engerek'on vs. etkilenmemek mümkün değil) benim bildiğim ama sizin bilmediğiniz bir kural var ki o da şu "bir insanı öldürürken görüntülenen (paparazilere yakalanan da diyebiliriz) alamıyor sihirli güçleri"  ben çıkarıyorum süper bilgisayarımı çantamdan (tüm o koşturma boyunca taşımışım sırtımda) ve süper bilgisayar kullanma becerimle bu koşturma esnasında çektiğim bir iki öldürme sahnesinin içine koyuveriyorum kızı. evet kabul sahtekarlık ama sonuçta gerçekten öldürdü. hem iyi karakterler kötü şeyler yapma diye bir kural yok ki! sonuç olarak sihirli güçler bendeeeeee. yuppiiii! sonra kendimi bir kilisede buldum. heralde suçumun karşılığı olarak günah çıkartmaya geldim o kısım biraz mechul. kilisede ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışırken birden uyandım. bir de ne göreyim. gece sıcaktan bunalınca açtığım penceyi açık unutmuşum. üstümden yorganı atmışım. işin özü kıçım acık kalmış. işte tüm rüyamın nedeni. kendini sihirli güçleri olan bir ajan sanan ben için burası bir yıkım. ben bi 5 dakka depresyona girip gelebilir miyim?
           işte o kadar afilli şanlı şöhretli bir rüyanın ardından uyanıp kendini "bugün biyokimya mı çalışsam yoksa histoloji mi?" derken bulmak. kafanı çevirdiğin anda duvara yapıştırdığın, ezberlemen gereken notları görmek, hayatın acımasızlığının bir kanıtı değil mi? işte dostlar benim ki de bir kış gecesi rüyası olarak maziye karıştı bile. ben isyanlardayım siz mutlu kalın :)

30 Aralık 2011 Cuma

yeni bir seneye girerkene

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 19:54 0 yorum
            Eveeeeett bir yılı da bayatlattık çöpe atıyoruz. Yeni bir yıla daha yeni bir aşk, yeni bir iş kısaca kendime yeni bir ben lazım duygularıyla giriyoruz. peki 2012 bize bunları sağlayacak mı? amaaan dert ettiğim şeye bak olmadı 2013 ten o da olmadı 2014 ten isteriz. isteyenin bir yüzü kara vermeyen zenci misali yılları karartıp karartıp göndeririz artık. Şimdi size yılbaşı dileklerimi saymayı isterdim ama şuan düşündüm de size saymam bir şey ifade etmeyecek sonuçta yapacak olan siz değilsiniz. (Allahım sen konuyu biliyorsun;))
           eski yılın son yazısı olarak sizi gülümsetmek istiyorum. (merak etmeyin seneye görüşürüz demeyeceğim bugün yeterince dedim zaten) bugünün konusu 'kaç yıl geçti?' sizin için derleyip toplayıp düzenlediğim bu bölümü okurken gülümsemeniz benim için tabi ki yeterli değil. Allahım hazanın dilekleri kabul olsun sen konuyu biliyormuşsun deyin işte o kafi. lafı çok dolandırmadan başlıyorum
+1969 doğumlu Yılmaz Morgül, aniden 1982 doğumlu olduğunu iddia ederek bizleri 6 yaşında assolist olduğu, 7 yaşında askere giderek dünyanın en genç askeri olduğu bilgisiyle baş başa bırakalı 1 yıl..
+Yılmaz Morgül Twitter'da "hayatlar balon, şahsiyetler teflon" "cinsellik tabutta rövaşata" "olmak levanten olmamak neolevanten, bütün mesele anten" gibi özlü tivitlerinin ardından "Bende Sokrates ve Decartes olabilirim. Benim onlardan neyim eksik?" diyerek Sokarates ve Decartesi mezarlarında ters döndüreli 1yıl...
+Ali Ağaoğlu "1970li yıllarda İatanbul'un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım . Kumları marmara denizinden, demirleri hurdadan çektik. Deprem olursa İstanbul'a ordu bile giremez. ölen şanslıdır" diyerek nasıl onurlu ve şerefli bir iş adamı olduğunu açıklayalı 2 yıl...
+2.lig takımlarında oynayan futbolculara 38 yaşına kadar askerliklerini tecil imkanı veren yasanın çıkmasıyla, bir anda Arsinspora transfer olan Alişan, takım küme düşünce derhal Tepecikspor'a transfer olup futbol severleri mest edeli 2 yıl..
+Melih gökçek olası sel baskınına karşı Ankaralılara "bir üst katta, komşuda filan kalın"şeklinde çok parlak bir fikir vereli 2 yıl...
+Tuğba Özay "dört yaşımda okuma yazma öğrendim o yaşta kendi kendime İsrail Filistin falan yazıyormuşum" diyerek Ortadoğu sorununa girş yaşını 4 olarak açıklayalı 3 yıl...
+Nihat Doğan sevgilisinden gelen mesajları gazetecilere gösterirken aniden "ben bunları size neden gösteriyorum" diye sinirlenip ceptelefonunu kıralı 5 yıl...
+Savaş Ay Stüdyo 4 programında şapkadan tavşan çıkartmaya çalışırken tavşan öldürüp kaza geçiren sihirbazlar tarihine geçeli 5 yıl...
+Vestel Manisa-Bursa maçında hakem Metin Tokat'ın başına bir paraşütçü düşeli 6 yıl...
+Seren Serengil Turgut Özal'a duyduğu hayranlığın nedenini "sayesinde benzin istasyonlarında şampanya satılmaya başlanmıştı" sözleriyle dünyanın en ilginç hayranlık nedenini açıklayalı 7 yıl...
+Çarkıfelek programında yerde debelenen Mehmet Ali Erbil ve Aysel Gürelin coşkusuna kapılarak üzerlerine atlayan İsmail Türüt Aysel Gürel'in beş kaburgasını kırıp, sanatçıyı hastanelik edeli 8 yıl...
+Canlı yayında Sevda Demirel'den tokat yiyen Hande Ataizi "bu tokat olayından sonra hayata bakış açım değişti, artık her şeye daha pozitif bakıyorum" diyerek tokatın insan psikolojisi üzerindeki etkilerine yeni bir bakış açısı kazandıralı 9 yıl...
+TRT denetleme kurulu, içinde hiç gitar kullanılmayan bir şarkıya "orkestradaki gitarın akordu bozuk" gerekçesiyle onay vermeyeli tam 41 yıl olmuş
          Sayın okuyucu umarım senin için seçtiklerimi beğenip gülümsemişsindir. yok eğer beğenmedim gülmedim diyorsan senin mizah anlayışın ölmüş, başın sağolsun... şaka bir yana ben bu yazıyı böylece kapatamayacağım sabaha kadar saçma sapan yazarım. söylemem lazım o iki kelimeyi. Afedersin okuyucu ama ... SENEYE GÖRÜŞÜRÜZZZZZZZ.... :)

30 Kasım 2011 Çarşamba

GÜNDEM

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 19:48 0 yorum
Off okuyucu off! çok dertliyim tam 3 gündür evin içindeyim cuma günü sınavım varda üstünüze afiyet biraz ders çalışıyorum. Tıp fakültesindeki ilk sınavıma gireceğim. Yalnız hazırlığın üstüne tıp çok fena soğuk duş etkisi yaptı. kafama huniyi geçirdim geçirecem. o kıvamlardayım siz anlayın. Şimdi diyosunuz ki madem sınavın var git çalış ne işin var burda? haklısınız ama demin ne oldu biliyor musunuz? şimdi anlatınca bileceksiniz. bi arkadaşım mesaj attı (kendisi koyu fenerbahçelidir) pazar günü Alex'in heykeli dikilecekmiş. Önce bi kaldım ben cevap veremedim. Sonra mesajı tekrar tekrar okuyup anlam veremedim. sonra bi kahkaha attım ve dayanamadım geldim karşınıza. Bir öğrenci bursunun 240lira bir anatomi atlasının 350 lira olduğu bir ülkede tutup  bir futbolcunun heykelini dikiyorsun milyarlar harcayarak. Hadi maddi boyutu geçtim demek fenevin babası zengin yada şike paralarını harcayacak yer bulamıyorlar ama bu adam ne yapmış bu ülkeye? bir kişinin hayatını mı kurtarmış? okul mu yaptırmış? ne yapmış? İlla birinin heykelini dikecekseniz babamın heykelini dikin. adam 25 yıldır cerrahlık yapıyor. kendi unutmuştur kaç kişiyi ölümden döndürdüğünü. Ama yok biz tutup Alexin heykelini dikiyoruz. olur mu ya adam o kadar top peşinde koştu terledi. Babanın hayrına mı terledi? adam işini yaptı (Allah var çok kutsal meslek(!)) aldı parasını birkaç yıl sonrada döner ülkesine mis gibi yaşar gider. bizde artık gelen turistlere anlatırız "Alex çok mübarek adamdı bizde dayanamadık heykelini diktik". bak şimdi aklıma ne geldi başbakandan izin aldılar mı acaba "UCUBE" demesin sonra yazık olur alex heykeline
          Biraz önce haber sitelerinde geziniyordum 3 gündür dünyayla bağlantımı kesmiş vaziyetteyim ne oluyo dünyada bi bakıyım dedim. bir haber dikkatimi çekti başmüzakereci ve Avrupa birliği bakanımız (nasıl bir bakanlık adı bu ya?) bir anısını anlatmış.4 yıl önce akp yi kapatma davası vardı hatırlarsanız işte o dava sürecinde kıymetli bakanımızın 9 yaşındaki oğlu sokakta arkadaşıyla oynuyormuş. arkadaşı bisikletini istemiş. bakanın oğlu vermeyince arkadaşı "babanın partisi kapatılacak baban işsiz kalacak bundan sonra bisiklete binemeyeceksin"demiş. zavallı sezercik pardon yavrucuk 2 gün ağlamış evde. bu masum yavruya kimse niye dememiş "evladım üzülme babanın şimdiye kadar biriktirdikleri sana gemicik bile sürdürür" diye. bizim zamanımızda sezercik vardı. bide eşeği vardı Fıstık. Şişko Nuri de "fıstık benim olcak binecem üstüne vuracam kırbacı" derdi. aslında sanırım bakanın oğluna da arkadaşı "bisiklet benim olacak binecem üstüne vuracam kırbacı" dedi de bakan bey yüreklerimiz burkulmasın diye olayı sadeleştirip anlattı.
         bakanın oğlunun bu anısına ağlamaktan gözlerim şişmiş bir vaziyette diğer haberlere bakarken gülme krizine girdim. niye mi? Engerekon pardon ergenekon sanığı Hayrettin Ertekin rahatsızlanmış (geçmiş olsun) ve hasteneye kaldırılmış. onu hastaneye götüren askerler adamı hastanede unutup gitmişler adamcağız silivriye taksiyle dönmüş. düşünün yani bir tutukluyu unutuyosunuz, adam kendi çabalarıyla hapishaneye gidiyor. ben buna sadece gülerim hemde kahkahalarla yorum yapmıyorum!
            Zengin çocukları gözünüz aydın, bedellide çıkmış hadi yine iyisiniz. kim uğraşacaktı askere git falan uzun iş basarım 30 bin liramı paşa gibi bedelli oh! nasıl olsa burada zenginsen canın sağ olsun fakirsen vatan sağ olsun. ama ne diyim sizde haklısınız. ortada savaş yok ama bizim şehit cenazemiz hiç bitmiyor. genceccik evlatlarımızı veriyoruz toprağa artık 30bin lirası olanları vermeyeceğiz işte bak ne güzel sevinelim hep beraber. acaba bu bedelli askerlik olayına şehit aileleri ne diyordur?
            Son olarak suudi arabistan suriye'yi kınamış halkını özgür bırak demiş. güler misin ağlar mısın? internetin yasak olduğu kadınların tek başına dışarı çıkamadığı bir ülke tutmuş suriye gibi bir cumhuriyeti kınıyosun sen kın kın kınasan ne yazar? buna sadece saçmalık denir.
             bir yazının daha sonuna geldik yapımda ve yazımda emeği geçen bana çok teşekkürler. sınavım için bana dua etmeyeni siteden engellerim güzel yazılarımdan mahrum kalırsınız ona göre mutlu günler :)

5 Kasım 2011 Cumartesi

Barut Komplosu

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 17:18 0 yorum
             V For Vendetta'yı izlediniz mi? çoğunuzun izlediğini düşünüyorum. izlemediyseniz bile bu gün 5 kasım. facede ki yorumlardan, duvar yazılarından veya paylaşımlardan 'la bu neymiş?' demişsinizdir illaki. o kadar da ilgisiz değilsinizdir heralde dünyaya karşı (dinime küfreden müslüman olsa). neyse mevzuya gelirsek eğer bugün 5 kasım. 'evet mevzu buydu dağılın beyler' değil tabikide. bundan tam 2011-1605 yıl önce (e yapın işlemi.. hadi acıdım halinize cevap 406) bir adam ingiliz parlemento binasını havaya uçurmaya çalıştı... ingiliz tarihinin en büyük 'vatan haini' damgasını yedi, korkunç bir biçimde idam edildi ve parçalandı... neden mi? çünkü sistemin karşıtıydı. 36 yaşındaydı. o Guy Fawkes'di.
'Barut komplosu' olarak bilinen bu olayın baş rol oyuncusuydu Fawkes. Aristokrasinin ve burjuvazinin kokmuşluğundan, umursamazlığından 'ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler' mantığından rahatsızdı. Robert Catesby, Thımas Winter ve diğer komplocularla birlikte kral 1. james'e ve diğer aristokrasiye karşı büyük bir plan yaptılar. yönetimi ve rejimi yıkmak isteyen 12 komplocu İngiliz parlamento binasını o yılki aristokrasi zirvesinde patlatmaya karar verdiler. Eylemcilerden birinin sarayda çalışan bir yakınına o gün sarayda olmamasına dair uyarısı kraliyetin kulağına gitti ve Fawkes lordlar kamarasının altında 36 varil barutla yakalandı. parlamentoya ve krala suikast düzenlediğini cürretkarca itiraf etti.
          Fawkes 31 ocak 1605 te parlamento binasının karşısında asılarak idam edildi ve vücudu parçalara ayrıldı. plan gerçekleşmedi ancak Barut komplosu ingiliz tarihinin ve dünya tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Bu komplonun baskıcı yönetime karşı anarşi hareketlerinin öncüsü olduğu geniş kitlelerce kabul edilmiştir. Şu bir gerçektir ki dönemin şartlarında bu olay muazzam bir başkaldırıydı. her ne kadar Fawkes istediği tabloyu göremeden ölse de tarihe adını unutulmayacak bir biçimde kazımayı başardı. günümüzde özellikle İngilterede sokaklarda, duvarlarda Fawkes'e atıfta bulunan duvar yazılarına rastlamak mümkündür. İrlanda da bir bar duvarındaki yazı :'Guy Fawkes; parlamento binasına dürtüst bir şekilde giren ilk ve tek adam. eylemin başarısız olması sonucu her yıl Fawer maskesi takan kuklalar yakılsa da aslında onun isyancı ruhu hala çoğumuzun içinde yaşıyor.
        5 kasım tarihi asıl yerini Alan Moore'un çizgi romanı ve James McTeigue’nin aynı adla sinemaya uyarladığı ‘V for Vendetta’ ile buldu.Filmde Fawkes maskesi takan 'V' bir terörist mi yoksa bir kahraman mıdır?  Andy ve Larry Wachowski’nin çizgi romandan uyarladığı film, bir başkaldırının nasıl toplumsal bir güce dönüştüğünü, ‘küçük’ hareketlerin büyük sonuçlara çevrilebileceğini harika bir biçimde gösterdi.
        Koyun gibi yönetilmek istemeyen her insanın içinde bir isyancı vardır ve bence bu filmi her düşünen veya düşünebilen, bir şeylerden şikayet edip değişmesini isteyen insanın izlemesi lazım. mutlu günler :)

 

Bir Garip Doktor Template by Ipietoon Blogger Template | Gift Idea