5 Ekim 2018 Cuma
Show must go on
Uyuyamıyorum. “Ne var bunda?” diyerek gözlerini devirme. En iyi sen bilirsin mutsuz olduğumda unutmak için, mutlu olduğumda mutluluğum uzun sürsün diye uyurum ben. Ve şimdi uyuyamıyorum. Bakma öyle dik dik yüzüme. Tamam itirafsa itiraf... Sorunlarımdan kaçmak, olmuşları kabullenmek ve olabilecekleri düşünmemek için kendime basit problemler yaratıp beynimin tüm hücrelerini bunları çözmek için kullanıyorum. Beni suçlarken dönüp bu noktaya hiçbir şey yokken gelmediğimi hatırlasan, bir faydası dokunabilir. Hayır tüm suçu kadere atacak kadar aciz değilim. Ne yani ilahi güçler benim geleceğimi yazarken “bunum dramı çok olsun, reytingler artar.” mı dediler? Herkes kadar bende de var. Ne azı ne çoğu... Herkes kadar işte... Ama kabul et ki uyarı ateşi açmadan roket attılar. Hazırlanacak zamanım olmadı. Ve şimdi yangına sırtımı dönüp su hayal edince yanmayacağımı düşünüyorum. Acınacak halde olduğumu itiraf edip seni mesut etme gibi bir planım yok. Toparlarım, toparlayacağım. “Ne zaman?” diyorsun değil mi? Bilmiyorum. “Tick tock goes the clock and what now shall we play?” Evet işte dram filmimize korku filmi sahnesi geldi, tam oldu. Ne de olsa hayat her şeyden biraz biraz muhabbeti değil mi gazı kaçmış kola tadındaki hislerimden aşırı zevk alan, ruhumun mazoşist kısmı? Şimdiden özür dilerim ama senin de kendi gözyaşlarıyla yarattıkları acı havuzunda hiç çırpınmadan boğulmayı bekleyen depresiflerden biri olmana izin vermeyeceğim. “Bana sökmez bu cesur yürek ayakları” bakışının altında, dediklerimin gerçek olduğunu bildiğini bilmesem şu dakika vazgeçerdim. Ama beni benden iyi kim tanıyabilir ki? O zaman ebedi arkadaşım; tüm acıları, sevinçleri, hüzünleri ve en önemlisi heyecanıyla “Show must go on”.
2 Eylül 2018 Pazar
Parlak Pembe Çiçekler
Kaçmak; uzaklara, çok uzaklara, kimsenin tanımadığı hatta kimsenin olmadığı yerlere... Ne kadar klişe bir düşünceydi bu böyle. Oldu olacak evi, arabayı satıp karavan almayı da düşünseydi. Gittiği yerlerde günübirlik işler bulur benzin ve yemek parasını çıkartırdı. Ama üç dolap dolusu kıyafetini alacak bir karavan bulması zordu. Topuklu ayakkabıları ve maaşının büyük bölümünü yatırdığı çantalarının arasından seçim yapması da imkansızdı.
Kapana kısılmışlık hissi nefes almasını yüksek eforlu bir iş haline getiriyordu. Aldığı her nefesi takiben tutmak zorunda olduğu gözyaşları... Artık sulugözlülük boyutunu aşmıştı bu durum. Her canı istediğinde ağlayamazdı. Asıl korktuğu şey ise; bir başlarsa, gözyaşlarının hiç durmayacağı hissiydi. Bu duygunun geçici olduğunu bilmek bir parça rahatlattı onu. Ne de olsa dikkati 4 yaşındaki bir çocukla kıyaslanabilecek düzeydeydi. Komik bir video izleyecek, bir arkadaşını arayıp saçma sapan bir dedikoduya aşırı tepkilerle odaklanacak veya düşüncelerini arkasında bırakmak istercesine koşacaktı. Kendini avutmayı öğrenmek bir mecburiyetti. O kadar çok şeyi dert edip ölüm kalım meselesi haline getiriyordu ki... “Eh kendime haksızlık etmemeliyim.” diye düşündü. Yakın arkadaşlarından birisi ona “belaçeker” demişti.
İçinde odaklayamadığı bir öfke vardı. Her şeye, herkese, hatta kendine bile. Huzur içinde uyanmayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki! Her sabah yataktan “dün çok kötü bir şey olmuş da hatırlayamıyormuş” hissiyle kalkıyordu. Takibinde bütün günü de “kötü bir şey olacak” hissiyle geçiriyordu. Kimi zaman da bu hisler boşuna hissedilmemiş oluyordu.
Son bir yılda ne kadar çok şey değişmişti. Sanki ilahi güçler “tamam bu kadarı sana yeter” deyip şans meleğini bir yerlere tatile göndermişlerdi. Ve o melek gittiği yerde çok mutluydu ve geri dönmeye hiç niyeti yoktu.
En büyük korkusu yalnız kalmak olan o değil miydi? Hatta bu yüzden defalarca yanlış arkadaşlıkların, tek taraflı değer vermelerin içinde bulmuştu kendini. Şimdi ise yalnızlık adeta tek hayali haline gelmişti. İyi tarafından bakılınca en azından hayatındaki insan yükünün büyük bir bölümünü üstünden atmıştı. Oysa eskiden ne kadar çok severdi kalabalığı. “Eskiden”... Bu kelimeyi kullanım sıklığını düşününce kendini yaşlanmış hissetti. Belki de büyümüş... Bir yerlerde “insan zamanla değil yaşadıklarıyla büyür.” tarzı afilli bir söz duymuştu.
Derin bir nefes aldı. Bir şeylerin iyi olacağını umup sonunda hayal kırıklıklarıyla boğuşmaktan nefret ettiği için “iyi olacak” demedi. Sürekli kötüyü düşünmek de daha kötüyü çağırmaktan başka bir işe yaramıyordu zaten. “Kötü olacak” da demedi. Olacaklara ve olmuş olanlara kulp bulmayı bırakıp olanlara odaklandı. Denizden esen rüzgar saçlarını okşuyordu. Güneş, yanmış olan teninden adeta içeri, daha derinlere bir yolculuktaydı. Yan tarafında futuristik bir ressamın tablosundan fırlamış gibi duran parlak pembe çiçeklerin kokusunu, akciğerlerini yıkamak, bu kokuyla doldurmak istercesine içine çekti. Yine gülümsedi. Hep gülümserdi. Dikkati dağılmıştı bile...
Kapana kısılmışlık hissi nefes almasını yüksek eforlu bir iş haline getiriyordu. Aldığı her nefesi takiben tutmak zorunda olduğu gözyaşları... Artık sulugözlülük boyutunu aşmıştı bu durum. Her canı istediğinde ağlayamazdı. Asıl korktuğu şey ise; bir başlarsa, gözyaşlarının hiç durmayacağı hissiydi. Bu duygunun geçici olduğunu bilmek bir parça rahatlattı onu. Ne de olsa dikkati 4 yaşındaki bir çocukla kıyaslanabilecek düzeydeydi. Komik bir video izleyecek, bir arkadaşını arayıp saçma sapan bir dedikoduya aşırı tepkilerle odaklanacak veya düşüncelerini arkasında bırakmak istercesine koşacaktı. Kendini avutmayı öğrenmek bir mecburiyetti. O kadar çok şeyi dert edip ölüm kalım meselesi haline getiriyordu ki... “Eh kendime haksızlık etmemeliyim.” diye düşündü. Yakın arkadaşlarından birisi ona “belaçeker” demişti.
İçinde odaklayamadığı bir öfke vardı. Her şeye, herkese, hatta kendine bile. Huzur içinde uyanmayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki! Her sabah yataktan “dün çok kötü bir şey olmuş da hatırlayamıyormuş” hissiyle kalkıyordu. Takibinde bütün günü de “kötü bir şey olacak” hissiyle geçiriyordu. Kimi zaman da bu hisler boşuna hissedilmemiş oluyordu.
Son bir yılda ne kadar çok şey değişmişti. Sanki ilahi güçler “tamam bu kadarı sana yeter” deyip şans meleğini bir yerlere tatile göndermişlerdi. Ve o melek gittiği yerde çok mutluydu ve geri dönmeye hiç niyeti yoktu.
En büyük korkusu yalnız kalmak olan o değil miydi? Hatta bu yüzden defalarca yanlış arkadaşlıkların, tek taraflı değer vermelerin içinde bulmuştu kendini. Şimdi ise yalnızlık adeta tek hayali haline gelmişti. İyi tarafından bakılınca en azından hayatındaki insan yükünün büyük bir bölümünü üstünden atmıştı. Oysa eskiden ne kadar çok severdi kalabalığı. “Eskiden”... Bu kelimeyi kullanım sıklığını düşününce kendini yaşlanmış hissetti. Belki de büyümüş... Bir yerlerde “insan zamanla değil yaşadıklarıyla büyür.” tarzı afilli bir söz duymuştu.
Derin bir nefes aldı. Bir şeylerin iyi olacağını umup sonunda hayal kırıklıklarıyla boğuşmaktan nefret ettiği için “iyi olacak” demedi. Sürekli kötüyü düşünmek de daha kötüyü çağırmaktan başka bir işe yaramıyordu zaten. “Kötü olacak” da demedi. Olacaklara ve olmuş olanlara kulp bulmayı bırakıp olanlara odaklandı. Denizden esen rüzgar saçlarını okşuyordu. Güneş, yanmış olan teninden adeta içeri, daha derinlere bir yolculuktaydı. Yan tarafında futuristik bir ressamın tablosundan fırlamış gibi duran parlak pembe çiçeklerin kokusunu, akciğerlerini yıkamak, bu kokuyla doldurmak istercesine içine çekti. Yine gülümsedi. Hep gülümserdi. Dikkati dağılmıştı bile...
25 Haziran 2018 Pazartesi
Tarih Yazar
Tarih sever misiniz? Bakmayın fen matematikle üniversite sınavı kazandığıma. En sevdiğim dersler tarih ve edebiyattı. Hatta üniversite sınavında da eşitağırlıkta derece yapmıştım. Arkadaşlarıma özel tıp ve mühendislik fakültelerinden burs teklifi gelirken bana hukuktan geliyordu. Neyse konuyu dağıtmadan devam edeyim. Tarih o kadar ilginç bir bölüm ki okurken öğrenirken bazen hayret ediyorsun bazen “yok artık” diyorsun. Mesela Osmanlı’nın çöküş dönemini okurken içimden “‘bir padişah da bu koskoca imparatorluk neden geriye gidiyor, neden toprak kaybediyor?’ diye düşünmemiş mi? Hadi o düşünmedi halk neden susmuş?” diye düşünüyorum. Mesela ortaçağ Avrupası’nda “bu cadı yakalım, bu dinsiz asalım” diye insanları çatır çatır öldürürlerken diğer insanlar neden alkışlıyordu? Neden herkes bu durumdan memnundu veya memnunmuş gibi yapıyordu? Bir insanın yakılmasını izleyecek kadar vicdansızlar mıydı? diye soruyorum kendime.
Tarih öyle bir şey ki siz yaşarken unutursunuz ama o satır satır yazar. Gelecek nesiller size “neden?” sorusunu sorsun diye “vicdansız” damgasını yapıştırsın diye yazar. Yahut tam tersi benim, bizim “ATAMIZ” olan Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü yazdığı gibi gururla, onurla yazar. Ama yazar. Tarih asla affetmez.
Acaba 200 yıl sonra bizim zamanımızı tarih nasıl yazacak? Bizden nasıl söz edecekler? Bugünki merak konumu sizinle paylaştığıma göre iyi uykular...
Tarih öyle bir şey ki siz yaşarken unutursunuz ama o satır satır yazar. Gelecek nesiller size “neden?” sorusunu sorsun diye “vicdansız” damgasını yapıştırsın diye yazar. Yahut tam tersi benim, bizim “ATAMIZ” olan Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü yazdığı gibi gururla, onurla yazar. Ama yazar. Tarih asla affetmez.
Acaba 200 yıl sonra bizim zamanımızı tarih nasıl yazacak? Bizden nasıl söz edecekler? Bugünki merak konumu sizinle paylaştığıma göre iyi uykular...
21 Haziran 2018 Perşembe
Sevin!
Sevin arkadaşlarım, sevin. Korkmayın, sevin.
Bütün problemimiz sevgisizlik... Durmayın, sevin.
En yakınınızdan başlayın sevmeye. Kendinizden... Olduğunuz gibi sevin kendinizi. Gülüşünüzü, gözyaşlarınızı, mimiklerinizi, kilolarınızı hatta selülitlerinizi... Evet evet onları da sevin. Aynanın karşısına geçip kendinize “ne kadar çok sevdiğinizi” söyleyin. İçten içe değil. Yüksek sesle söyleyin. “Çok güzelim!” deyin. Güzellik gözde, kaşta değil. Güzellik içinizde. Ve bu güzelliği en net kendiniz görebilirsiniz. “Şuramda yağ var, buramda kıl var.” diyerek kendinizden nefret etmek yerine “ben her halimle güzelim” deyin. Kilolu, kilosuz, makyajlı veya makyajsız...
Sevin arkadaşlarım...
Kuşları sevin, çiçekleri sevin, kedileri sevin mesela. Bir sokak köpeğinin başını okşayın. İnanın sizin sevginizden başka bir şey istemiyor onlar. Başını okşayın ve gözlerine bakın. Sizin sevginize ne kadar muhtaç olduklarını göreceksiniz.
Sevin arkadaşlarım...
Birbirinizi sevin. “Hep ben!” demeden, bencillik yapmadan sevin. İnsanı insan olduğu için sevin. Kibar olmanız, yol vermeniz, asansördeki adama “günaydın!” demeniz için tanımanıza gerek yok. Dedim ya, insan olduğu için sevin.
“Canımı yaktılar, nasıl seveyim?” diyorsunuz değil mi?
Canınızı yakanın da başka birisi canını yaktı, başka birisi onu sevmedi. İşte bu kısır döngüyü kırmak için sevin. Siz de başka birisinin canını yakmayın. Bu sevgisizlik döngüsüne katkıda bulunmayın.
Sevin arkadaşlarım... Dünyayı sevgi kurtaracak...
Bütün problemimiz sevgisizlik... Durmayın, sevin.
En yakınınızdan başlayın sevmeye. Kendinizden... Olduğunuz gibi sevin kendinizi. Gülüşünüzü, gözyaşlarınızı, mimiklerinizi, kilolarınızı hatta selülitlerinizi... Evet evet onları da sevin. Aynanın karşısına geçip kendinize “ne kadar çok sevdiğinizi” söyleyin. İçten içe değil. Yüksek sesle söyleyin. “Çok güzelim!” deyin. Güzellik gözde, kaşta değil. Güzellik içinizde. Ve bu güzelliği en net kendiniz görebilirsiniz. “Şuramda yağ var, buramda kıl var.” diyerek kendinizden nefret etmek yerine “ben her halimle güzelim” deyin. Kilolu, kilosuz, makyajlı veya makyajsız...
Sevin arkadaşlarım...
Kuşları sevin, çiçekleri sevin, kedileri sevin mesela. Bir sokak köpeğinin başını okşayın. İnanın sizin sevginizden başka bir şey istemiyor onlar. Başını okşayın ve gözlerine bakın. Sizin sevginize ne kadar muhtaç olduklarını göreceksiniz.
Sevin arkadaşlarım...
Birbirinizi sevin. “Hep ben!” demeden, bencillik yapmadan sevin. İnsanı insan olduğu için sevin. Kibar olmanız, yol vermeniz, asansördeki adama “günaydın!” demeniz için tanımanıza gerek yok. Dedim ya, insan olduğu için sevin.
“Canımı yaktılar, nasıl seveyim?” diyorsunuz değil mi?
Canınızı yakanın da başka birisi canını yaktı, başka birisi onu sevmedi. İşte bu kısır döngüyü kırmak için sevin. Siz de başka birisinin canını yakmayın. Bu sevgisizlik döngüsüne katkıda bulunmayın.
Sevin arkadaşlarım... Dünyayı sevgi kurtaracak...
16 Mayıs 2018 Çarşamba
Sevgilisini Spora Getiren Kız
Yaklaşık olarak bir yıldır aynı spor salonuna üyeyim. Üyeyim deyince klasik "kayıt yaptırdım, aklıma esince uğruyorum." anlaşılmasın. Haftanın 5 günü, günde 90 dakika spor yapıyorum. Kollarımın Temel Reis, bacaklarımın Roberto Carlos olması şeklinde kanıtlarım var. Aslında amacım sınava hazırlandığım şu dönemde masa başında yağ tulumuna dönmemekti ama gelin görün ki her şeyi abartma konusunda bir üstat olan ben sporu da abarttım. Bir yerden sonra insanlara sinirlenip sinirlenip tüm hırsımı ağırlıklara yöneltmeye başladım. Paratoner gibi tuhaf insan çektiğim düşünülürse çok da şaşırmamak lazım. 3 kilo fazla kaldır, saçma bir insanın kafasına vuruyormuş gibi... 5 dakika fazla koş, cahil cahil konuşan birini tepeliyormuş gibi... Derken sonuç, salondaki kaslı amcalarla yarışan bir Hazan...
Bir paragraf boyunca nasıl hırsla, kendimi parçalayarak spor yaptığımı anlattığıma göre asıl konum olan saçı açık, yüzünde makyaj, elinde telefon, koşu bandında tin tin yürüyen kızlardan bahsedebilirim. Bu kızlarımızın en önemli ortak özellikleri spora sevgilileriyle gelmiş olmalarıdır. Sevgilisi ağırlık kaldırırken göz ucuyla çevreyi kontrol edip, adamın gözünün başka yerle kaymasını engellemek amacıyla podyumca yürürcesine spor salonunda boy gösterirler. Yanlış anlaşılma olmasın. Bu kızları kesinlikle eleştirmiyorum. Aksine takdir ediyorum. Kız seviyor, kıskanıyor ve sahipleniyor. Asıl amacı spor yapmak olmamasına rağmen kaç saatini o adam için orada harcıyor. Adamın setleri arasında gidip öpüp elektriğini alıyor. Bir nevi topraklama yapıyor. Kızların en bakımsız, en çirkin oldukları yerde o kan kırmızısı rujuyla süzülüyor. Adeta "bak benden güzelini bulamazsın!" diyor. Arada ayıp olmasın diye eline 2 kiloluk ağırlıklardan alıp bir iki hareket yapıyor. Sonra yine gidip sevgilisini öpüyor. Kız o makyajı yüzünde tutabilmek için çaba gösteriyor. Arada gidip aynaya bakıyor, rimeli akmış mı diye. Kız seviyor beyler, dağılın...
Hayatta herkesin bir amacı olmalı. Kimisinin amacı çok para kazanmaktır, kimisinin çok popüler olmak... Kimisi benim gibi başarılı olmak uğruna saatlerini ders çalışarak harcar kimisi de birisini elde tumak uğruna spor yapmadığı spor salonunda... Yani bakınca amaç farklı olsa da hepimiz bir şekilde emek veriyoruz, zaman harcıyoruz. Ben senin yaptığını yaparak saatlerimi başkasına yatırım yaparak harcayamam makyajlı kız. Ama seni takdir ediyor ve çabanı destekliyorum. Umarım karşındaki adam da yaptığın fedakarlığın farkındadır...
Bir paragraf boyunca nasıl hırsla, kendimi parçalayarak spor yaptığımı anlattığıma göre asıl konum olan saçı açık, yüzünde makyaj, elinde telefon, koşu bandında tin tin yürüyen kızlardan bahsedebilirim. Bu kızlarımızın en önemli ortak özellikleri spora sevgilileriyle gelmiş olmalarıdır. Sevgilisi ağırlık kaldırırken göz ucuyla çevreyi kontrol edip, adamın gözünün başka yerle kaymasını engellemek amacıyla podyumca yürürcesine spor salonunda boy gösterirler. Yanlış anlaşılma olmasın. Bu kızları kesinlikle eleştirmiyorum. Aksine takdir ediyorum. Kız seviyor, kıskanıyor ve sahipleniyor. Asıl amacı spor yapmak olmamasına rağmen kaç saatini o adam için orada harcıyor. Adamın setleri arasında gidip öpüp elektriğini alıyor. Bir nevi topraklama yapıyor. Kızların en bakımsız, en çirkin oldukları yerde o kan kırmızısı rujuyla süzülüyor. Adeta "bak benden güzelini bulamazsın!" diyor. Arada ayıp olmasın diye eline 2 kiloluk ağırlıklardan alıp bir iki hareket yapıyor. Sonra yine gidip sevgilisini öpüyor. Kız o makyajı yüzünde tutabilmek için çaba gösteriyor. Arada gidip aynaya bakıyor, rimeli akmış mı diye. Kız seviyor beyler, dağılın...
Hayatta herkesin bir amacı olmalı. Kimisinin amacı çok para kazanmaktır, kimisinin çok popüler olmak... Kimisi benim gibi başarılı olmak uğruna saatlerini ders çalışarak harcar kimisi de birisini elde tumak uğruna spor yapmadığı spor salonunda... Yani bakınca amaç farklı olsa da hepimiz bir şekilde emek veriyoruz, zaman harcıyoruz. Ben senin yaptığını yaparak saatlerimi başkasına yatırım yaparak harcayamam makyajlı kız. Ama seni takdir ediyor ve çabanı destekliyorum. Umarım karşındaki adam da yaptığın fedakarlığın farkındadır...
9 Mayıs 2018 Çarşamba
Medeni Durumsuz
Bu yeni kimlikler diyorum, acaba çapkın erkekleri korumak için mi yapıldı? Neden medeni durum yazmıyor? Günümüz şartları ortada. Artık kimseye güven olmuyor. Sosyal medya Güzin Abla tarzı paylaşımda bulunan sayfalarla dolu. Klasik muhabbet: “İnternet üzerinden tanıştık. Muhabbet ilerleyince buluşmaya karar verdik. 2 yıl sevgili olduk. O kadar ilgili ve mükemmeldi ki... Sonra evli ve üç çocuklu olduğunu öğrendim. Dünyam başıma yıkıldı.” İnstagramdaki bu tarz paylaşım yapan sayfalara baksan, sanırsın on evli adamın dokuzu “bekarım” diyerek sevgili yapıyor. Hayır evli, çocuklu ve işi olan bir insan, günümüz şartlarınlaki standart bir ilişkiye ayıracak zamanı nasıl buluyor anlamış değilim. Biliyorsunuz ilişkiler artık Cem Yılmaz tabiriyle “neredesin aşkım?” “buradayım aşkım” boyutunda. “Sevgilim bir saat on üç dakikadır mesaj atmıyor. Umarım başına bir şey gelmiştir. Aksi takdirde ben başına kötü şeyler getireceğim!” diyen kızı da duydu bu kulaklarım. Yani bu çapkın mı dersiniz yoksa güzel küfürlerle mi hitap edersiniz bilemediğim evli adamlar Sihirli Annem dizisindeki Perihan periyle anlaşmış olacaklar ki zamanı geri alıp alıp iki kadına da ayıracak vakti bulabiliyorlar. Artık nüfus cüzdanında da medeni durum belirtilmediğine göre paranoyak bir kıza denk gelip “kimliğini göster” deme durumunda, yakalanma ihtimali de ortadan kalkıyor. Ben insanların medeni durumları alınlarında yazsın, kimse kimseyi bu kadar büyük kandıramasın derken sayın devlet oldu mu bu yaptığın?
Yine bir çapkın koruyucu yöntem olarak: rezidans.... Sevgili insanlar zaten kendi iç dünyamızda yalnızlaşmaya mahküm edildiğimiz bir devirdeyiz. Kimse kimseyi anlamıyor, anlama çabasında dahi bulunmuyor. Biz ise bu durumda kendimizi daha da yalnızlaştırmak adına yüksek yüksek binalar kurup, “komşuluk” denilen kavramın hiç olmadığı, asansörde karşılaşan insanların birbirine selam bile vermediği, 7/24 kamera ve güvenlikle izlenen rezidanlara maaşımızın yarısını yatırıyoruz. Gittikçe dünyamızı, yaşam alanımızı daha da küçültüyoruz. Artık “Tanrı misafiri” kavramı tarihe karıştı. Kimse kimseye çatkapı, misafir olarak bile gidemiyor ki! Düşünün Türk dizi ve filmlerini... Kız sevgilisine sürpriz yapmak için gelir, kapıyı çalar ve kapıyı bir sarışın açar... Artık yok. Kız sevgilisine sürpriz yapmak için geliyor. Kapıdaki güvenlik adamı arıyor. “Bilmem kim hanım kapıda” diyor. Adam, kız bilmem kaç metrekarelik siteyi yürüyüp, bilmem kaçıncı kattaki eve çıkana kadar evdekini yolluyor. Kimse yakalanmıyor, herkes mutlu.
Aslında günümüz şartlarında insanların istediği biraz da bu değil mi? Ben hiçbir şeyi sorgulamayayım. Üç maymunu oynayayım. Ve cehaletin en ratlı meyvesi olan mutluluğu kazanayım. Alan memnun, satan memnun. Diyorum ki acaba ben ne zaman ayak uyduracağım bu zamana? Taş devrine ışınla beni Scotty!
Yine bir çapkın koruyucu yöntem olarak: rezidans.... Sevgili insanlar zaten kendi iç dünyamızda yalnızlaşmaya mahküm edildiğimiz bir devirdeyiz. Kimse kimseyi anlamıyor, anlama çabasında dahi bulunmuyor. Biz ise bu durumda kendimizi daha da yalnızlaştırmak adına yüksek yüksek binalar kurup, “komşuluk” denilen kavramın hiç olmadığı, asansörde karşılaşan insanların birbirine selam bile vermediği, 7/24 kamera ve güvenlikle izlenen rezidanlara maaşımızın yarısını yatırıyoruz. Gittikçe dünyamızı, yaşam alanımızı daha da küçültüyoruz. Artık “Tanrı misafiri” kavramı tarihe karıştı. Kimse kimseye çatkapı, misafir olarak bile gidemiyor ki! Düşünün Türk dizi ve filmlerini... Kız sevgilisine sürpriz yapmak için gelir, kapıyı çalar ve kapıyı bir sarışın açar... Artık yok. Kız sevgilisine sürpriz yapmak için geliyor. Kapıdaki güvenlik adamı arıyor. “Bilmem kim hanım kapıda” diyor. Adam, kız bilmem kaç metrekarelik siteyi yürüyüp, bilmem kaçıncı kattaki eve çıkana kadar evdekini yolluyor. Kimse yakalanmıyor, herkes mutlu.
Aslında günümüz şartlarında insanların istediği biraz da bu değil mi? Ben hiçbir şeyi sorgulamayayım. Üç maymunu oynayayım. Ve cehaletin en ratlı meyvesi olan mutluluğu kazanayım. Alan memnun, satan memnun. Diyorum ki acaba ben ne zaman ayak uyduracağım bu zamana? Taş devrine ışınla beni Scotty!
13 Nisan 2018 Cuma
Aldatmak
"Bazı insanlar bahtsızdır. Rahmetli anneannem 'talahım(talihim) bok' derdi. Aynen o şekil. Zavallılar ne zaman mutlu olacaklarını düşünseler başlarına bir iş gelir." Evet bu daha önce size yazdığım "börek aşkı" (http://hazancitlak.blogspot.com.tr/2017/10/borek-ask.html) hikayesinin giriş kısmı. Yine aynı şekilde başlamak istedim yazıya. Çünkü o yazıda bahsettiğim bahtsız Bedevi arkadaşımı yine çölde kutup ayısı öpmüş.
Ben hikayeyi kişi ve zaman karışıklığı olmasın diye onun ağzından yazacağım. Yazmak için kendisinden izin aldım, sorun yok. "Yaz, yaz da insanlar hallerine şükretsinler" dedi. Yazıda geçen mesajları da bizzat okudum ve öyle yazıyorum. Baştan uyarayım, bu seferki olay beni hiç güldürmedi. Kendi başına her gelene kahkahalarla "bunu da yaşadık be" diyen arkadaşım da bu sefer gülerek anlatmadı. Hazırsak başlıyorum...
"En son biliyorsunuz 3 aylık sevgilim ev arkadaşımın yaptığı börekleri yiyebilmek için benimle barışmış ve sonrasında sırra kadem basmıştı. O olayda kendimle dalga geçip bayağı bir gülmüş olsam da başıma daha önce gelenleri de hesaba katarak insanlara karşı derin bir güvensizliğin içine düştüm. Bu nedenle bir süre hayatıma birini almadım. Yeni arkadaş bile edinmedim. Hatta bir süre evde hapis hayatı yaşadığımı bile söyleyebilirim. Demek ki ben kötü insan çekiyordum. Bu yüzden insanlardan uzak durmalıydım. Ama baharın gelişiyle birlikte gevşeyen gönül yaylarım yakarışlarıma karşı kayıtsız kaldı. İçimdeki beni her bokun içine düşüren o ses "Daha ne kadar kaçacaksın?" dedi. Keşke "ömür boyu" deseydim ama diyemedim. Ve tahmin ettiğiniz üzere birisiyle tanıştım. Aslında çok öncelerden tanıştığım bir insandı kendisi. Sadece aynı ortamda bulunma fırsatımız olmamıştı. Kaderin ağları mı dersiniz, feleğin işleri mi bilinmez bir gün bir yerlerde yolumuz kesişti. Aramızda başlayan bir muhabbet sonrasında telefondan devam etti. Bu muhabbetin konusu önemli ama. Konu benim ne kadar kırılmış olduğum ve insanlardan neden bu kadar uzak durduğum üzerineydi. Günlerce devam etti bu muhabbet. Kendisi her insanın bir şekilde başkaları tarafından kırıldığını, bu yüzden karşımıza çıkacak iyi insanları cezalandırmamamız gerektiğini savunuyordu. Mantıken haklıydı. Ancak gel gör ki beni bu hale 'çok iyi insanlar' getirmişti. Muhabbet bir yerden sonra günlük hayata döndü. 'Nasılsın? İyi misin?" tarzında... Sonrasında yeniden buluştuk. Sonraki gün yine buluştuk. O kadar hızlı ilerliyordu ki bir şeyler, müdahale bile edemiyordum. Ben sütten ağzı yanan insan olarak çok temkinli yaklaşsam da o bodoslama gidiyordu. Ve benim de ona eşlik etmemi bekliyordu. Artık alelade benden hoşlandığını dile getirmişti. Bütün bu olaylar 15 gün içerisinde yaşanıyordu. Ben ne yapacağımı bilemez vaziyetteydim. Kalbim ona ayak uydurmak isterken beynim 'başına gelenleri unutma' diye fısıldayıp duruyordu. Yalnız şunu söylemeden geçmeyeyim. Hemen hemen her buluşmamızın konusu benim ne kadar kırılgan bir insan olduğum, beni bu hale getirenleri bulursa kazığa oturtmak istediği şeklindeydi. Tabi devamında "ben asla kırmam, üzmem"ler sıralanıyordu. Beni görmek için her gün neredeyse 1 saat yol çekmesi, beni ikna etmek için verdiği uğraş... Hepsi o kadar inandırıcıydı ki beynim günler içinde lal oldu. Artık tüm hakimiyet kalbimdeydi.
Resmen bir rüya yaşıyordum. Beraber o kadar çok eğleniyorduk ki! Her sabah kocaman bir gülümsemeyle uyanıyordum. Evet her şey harikaydı ve aslında içten içe bu harikalığın altından bir şey çıkacağını hissediyordum. Bunu engellemek için, sanki mümkünmüş gibi, ilk günden ona "Senden tek ricam var. Bana asla yalan söyleme" dedim. Verdiği tepki "sana neden yalan söyleyeyim ki?" şeklindeydi. "Mantıklı" dedim kendi kendime. "Bir palyaço neden yalan söylesin ki?"
Sevgililiğimizin 3. gününde ilk kavgamızı yaptık. Konu benim duygularımı yeterince yansıtmamam üzerineydi. O beni çok seviyordu (Ne ara bu kadar sevdi? diye düşünmedim değil) ama ben ona karşı hep temkinliydim. Ona karşı vicdansız, egoist ve bencildim. O daha önce bana insanların yaşattığı kötü şeylerin bedelini ödemek istemiyordu. Sadece ona güvenemi istiyordu. Beni asla kırmaz ve üzmezdi. Biz çok uzun zaman beraber olacaktık. Beni asla bırakmayacaktı. Ne kadar klişe olduğunun farkındayım ama insan inanıyor veya inanmak istiyor işte. Özür diledim. Haklıydı. Börekleri alıp giden de daha önce kalbimi hiç acımadan çat diye kıran da o değildi sonuçta.
Henüz flört aşamasındayken bana iş nedeniyle Almanya'ya gideceğini söylemişti. Kiminle gideceğini, gideceği kişiyle arasının pek iyi olmadığını, muhabbet etmesi gerekirse onun köpeği olduğunu ve onun hakkında konuşacağını uzun uzun anlatmıştı. Sonrasında uçak saatlerini, nerden aktarma yapacaklarını, gideceği şehire ulaşmak için araba kiralayacaklarını ve çok gergin olduğunu söylemişti. Gidiş zamanı bizim birinci haftamızın sonuna denk geliyordu. Son gün vedalaşırken "hiç gitmek istemiyorum" demişti. Sonra havaalanına giderken aramıştı. İstanbul aktarmalı uçacaktı. 5 saati vardı havaalanında. Sonra gece 3'te Almanya'ya uçacaktı. En son İstanbuldayken "seni bu kadar çok severken güle güle gelebilirim ama güle güle gidemem" demişti.
İster iç ses deyin ister paranoya ister tecrübe... Bu kadar açıkça anlatmış olsa da planını bir şeyler beni rahatsız etti. Henüz o istanbuldayken açıp uçak saatlerine baktım. Bahsettiği şirketin dediği saatte uçuşu yoktu. Kendi kendime "saçmalama" diyerek uyudum. Sabah uyandığımda telefonumda mesaj vardı. 7.30'da vardığını ve arabayı beklediğini bir de beni çok çok çok sevdiğini yazmıştı. Geri cevap verdiğimde mesaj iletildi. Yarım saat sonra içime kurt düştüğü için yeniden mesaj attım ve yine iletildi. Verdiği cevap "benzin istasyonunda durduk" şeklindeydi. Ama benim içim içimi yemeye başlamıştı bir kere. Bahsettiği uçak firmasını aradım ve gece uçuşu olmadığını öğrendim. Yalan söylüyordu biliyordum ama içten içe yanlış anlamış olmayı diliyordum. Sonra bu bana mesaj attı. Gideceği yere varmıştı. Toplantıyı bekliyordu. Uçukta hiç uyuyamamıştı, çok yorgundu. Sabır konusunda hiç yetenekli olmadığım için anında sordum neden yalan söylediğini. Önce inkar etti. Şehir ve uçak firması isimlerini karıştırdığını söyledi. Ama dediği firmanın da gece uçuşu olmadığını internetten teyit edince hayattımın en korkunç mesajını okudum. 'Gece İstanbul'a geldim. Eski kız arkadaşımla kalıyorum. Biz elimizde olmayan nedenlerle ayrıldık ve şimdi o evleniyor ve evlenmeden önce benimle zaman geçirmek istedi. Bu senden önce ayarlanmış bir şeydi. Sonra sen çıktın karşıma. İptal edebilirdim ama etmedim. Çünkü ben de onunla zaman geçirmek istiyorum. Bunu sana anlatsam anlayamazdın. Bu kadar geniş değilsin. Ama burada üzüleceğin bir durum yok.' Sonrasında 20 kez aradım. İnanamıyordum. Bir insan bunu neden yapardı ki? 'Açabileceği pozisyonda değilmiş.' Artık bu cümleden ne anlarsanız... Kafamda sadece tek bir soru dönüyordu: neden? Ben onu sevmiştim. Bir haftada bir insan ne kadar çok sevilebilirse o kadar sevmiştim. Ben ona inanmıştım, güvenmiştim. Birinci haftadan aldatılmıştım. Hem de ilk muhabbetimizin benim ne kadar çok kırıldığımla ilgili olduğu insan tarafından.
Yıkıldım. Bu sefer ne gülebiliyorum ne de dalga geçebiliyorum. Hayatım iki bin bölümlük saçma günlük dizilere döndü. Başıma artık ne gelebilir ki dedikçe yenisi geliyor. İnsanlar nasıl bu kadar vicdansız olabiliyordu? Bana empati yoksunu olduğumu söyleyen insan bunu nasıl yapabiliyordu? Ya o kız... Evleniyormuş. İki gün sonra "canım kocişim" diye fotoğraf atmayacak mı? Acaba o nasıl bir yalan söyledi? Sanırım ömrümün sonuna kadar bütün perdelerimi çekip evimde herkesten uzakta yaşamam lazım. Ama ben, gelsin ve beni ikna etsin istiyorum. 'hayır öyle olmadı' desin. Nasıl bilmiyorum ama bir şekilde inandırsın beni. 'Uzaylılar kaçırdı, bizi ayırmaya çalışıyorlar' dese inanacak vaziyetteyim. Bazen keşke hiç bakmasaydım o uçak saatlerine, keşke aptal aşık olsaydım da bunu yaşamasaydım diye düşünüyorum. Eğer seçme şansım olsaydı, ben bu güvensizlikle hayatıma devam etmektense salak yerine konulmayı tercih edebilirdim."
Arkadaşımı yıllardır tanırım. Gerçekten bela çeken bir insandır. Ama o bunları her seferinde gülecek bir duruma çevirir. Tanıdığım en güçlü insan bile olabilir. Onun yaşadıklarını ben yaşasam depresyondan hiç çıkmazdım diye tahmin ediyorum. Ama bu sefer farklı. İlk kez bu kadar dağılmış gördüm onu. Yaptığı paranoyanın gerçek çıkması, adamın(?) eski sevgilisinin yanına giderken ve yanındayken arkadaşıma attığı aşk dolu mesajlar... Vay be dedim kendi kendime. Gerçekten bu kadar kötü olabiliyormuş demek ki insanlar. Bu dinlediğim olaydan beri ben bile kendime gelemiyorum, o ne yapsın? Bir daha nasıl güvensin? Nasıl sevsin? Sonra düşündüm kendi kendime. Uçuş saatlerini kontrol etmek benim aklıma gelir miydi? Hiç sanmıyorum. İnanırdım ben. Çoğu kadın da benim gibi işte inanıyor, inanmak istiyor. Gerçekler bu kadar acıyken üç maymunu oynamak çok da mantıksız gelmiyor bana artık.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
