30 Ekim 2015 Cuma

Su Akar Mutluluğu Bulur

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 08:52 1 yorum
                Bundan tam 3 yıl önce birisi bana "su akar yolunu bulur." dediği zaman öfkelenmiştim, çıldırmıştìm. "Sen bir şey yapmazsan o su doğru yolu nasıl bulacak?" diye düşünüp aylarca mutsuz olmuştum. Sonraki zamanlarda da kendimi haklı bulup suya yol öğretmeye kalkışmıştım. Kısa bir süre önceye kadar...
                Belki tecrübesizllik, belki fevrilik, belki de her şeyi çabalayarak elde etmenin gerekliliği hakkındaki düşüncemle o zaman, o kişinin ne demek istediğini bir türlü anlayamamıştım. Oysa şuan o kadar net ki her şey. Sen ne yaparsan yap, o su nereye gitmek isterse oraya gidiyor. Önüne barajlar kur, setler çek, çukurlar kaz... Bir süre oyalayabilirsin belki. Ama sonra emeğin de, çaban da elinde patlar. Kaybettiğin onca zaman ve enerjinin düşüncesi bile seni mutsuz etmeye yeter. Hele bir de beklentiye girdiysen ki, o kadar uğraşın üstüne girmemek hata, bittin sen. Topla kendini toplayabilirsen.
               İşin özü şu ki "su akıp yolunu buluyor." Bazen istediğim tarafa geliyor. Tarlalarımı sulayıp, iyi mahsuller alıyorum. Bazen de hiç gitmemesi gereken yerlere gidip beni çamura buluyor. Ama sonuç olarak yaşanması gereken ne ise o yaşanıyor. Yanlış anlaşılma olmasın bu bir vazgeçiş veya pes etme değil. Aksine suya yol öğretmek için harcadığım enerjiyi başka şeylerde kullanıyorum. Mesela mutlu olmak gibi, anın tadını çıkartmak gibi. Ve bu konuda kendimi şaşırtacak derecede başarılıyım. Size de tavsiyem olmasına izin verin, her şey güzel olacak. En az benimki kadar mutlu günler:)

14 Ekim 2015 Çarşamba

Kardiş 5

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 23:42 0 yorum
            Çok sinirlisin değil mi kardiş? İnsanların bu kadar bencil, düşüncesiz ve duyarsız olmasını sindiremiyorsun değil mi? Dur tahmin edeyim. "Ben olsam böyle yapardım" diye düşünüp beklentiye girdiğin her şeyden, ben=sen olmayınca hayal kırıklıklarıyla ayrılıyorsun. Umutların kaybolurken ardından tepelerin, geldi veda vakti teletabilerin hesabı, o küçücük beklentilerini bile karşılamayanlar bir bir kapıyı çarpıp çıkıyorlar. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de suçlu sen oluyorsun değil mi? Zavallı kardiş. İnan çok üzülüyorum senin için. Yalan inanma. Hiç de üzülmüyorum. İçten içe oh oldu diyorum. Alemin iyisi sen miydin? Hadi iyi oldun anladık da bu cesaret nereden kaynaklı onu hiç çözemedik. Doğruları konuşmak, adımlar atmak sana mı kaldı? Sus ve içine ata ata sinirlen şimdi. Hatta kendini kahret, söyleyemediklerini duvarlara haykır falan. Arkadan bir dram müziği patlatalım. Kamera gözyaşlarına yakınlaşsın falan. Dizi ya burası zaten. Sen rahat ol o yüzden. İlahi adalet gelecek. Bekle kardiş sen, trafiğe takılmış, az sonra gelecek.

23 Eylül 2015 Çarşamba

Kardiş 4

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 11:28 0 yorum
           Dönerse senindir, iskenderse benim kardiş. Döner bana kuru geliyor. Ellerinde çiçeklerle kapına sırılsıklam dönerse ıslanmış oluyor. O kabülüm. Ama yine gider kardiş. O kapının yolunu bir kere öğrenen iflah olmuyormuş diyorlar. Sen daha içerde otur döner ayran hesabı yap. Şimdi bu dediklerimi kıçından anlayıp, peşinden gidersin sen. Sakın ha kardiş! Yakalayamazsın, hatta dönüş yolunu da bulamazsın. Berduşa dönersin sokaklarda. Farzet ki yakaladın, döndürdün. Ee sonra? Alışmış kudurmuştan beterdir. Her seferinde "nasıl olsa döndürür beni" dedirttin mi bitti bu iş. Sürüne sürüne sen de kertenkele ben diyim timsah olursun. Yok yok en güzeli bukalemun olursun. Ìstediği rengi de giydirdi mi sana oh mis. Sonra bir bakarsın ne iskender ne kebap bir kuru ekmeğe muhtaç. Onu da bazen verir bazen vermez. Sen başla "aşk kırıntılarını" toplamaya. Yeterse yüreğine senindir, yetmezse başla ağlamaya kardiş.

Kardiş 3

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 01:17 0 yorum
              Açık konuşacağım sana. Sen daha iyilerine layık falan değilsin. Layıksan da bu benim umrumda değil. Hem daha iyisi de yok zaten. Hepsi aynı bokun sarısı, yeşili vs. Bir yerinden fazlaysa öbür tarafından eksik ama belli ki o sende çok eksik görmüş ki şuan biz bu konuşmayì yapıyoruz. Elini sallasan da ellisine değmeyecek kardiş. Hatta birine bile değmeyecek. Hem elini sallamak da neymiş. Mazallah yanlış bir yere denk gelir, "ellisiydi, biriydi" durumu da açıklayamazsın. Bir sapıklığìn eksikti o da tam olur. Seni isteyen doktor performans sistemine isyan ederek emekli olmuş kardiş, mühendis desen kpss'ye hazırlanıyor. O klişen de gitti anlayacağın. Bekarlık sultanlıktı doğru ama fi tarihindeydi o. Bu devirde sultanlık mı kaldı? Emirlikler, kraliyetler falan var bir kaç tane ama işine yaramaz senin. Hem kime yetecek ki o kadarcık yer? Gel kardiş gel, biz seninle şu tarafa bir yürüyelim. Ee nasılsın, iyi misin?

Kardiş 2

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 01:00 0 yorum
             E tabi sen de haklısın. Akıl bu sınırsız değil ki! Başkalarına vere vere sende kalmadı dimi kardiş? Olsun be üzülme. Nasıl olsa birileri de sana verir. Sen de kullanmadan başkasına verirsin falan. Yıllarca o evden bu eve asker görmesiydi, ev hediyesiydi, üniversite kazanmasıydı (hiç abartmıyorum böyle bir şey var) diye dolanırken kutusu paramparça olan, kendisi hiç kullanılmayan borcama döner. O döngüyü kıracak bir iki cesur yürek çıkar arada. Borcamı kendi kullanıp komşuya yenisini alan. Pek umudum yok ama kardiş, bir şansını dene derim. Açıver o kutuyu. Belki borcam kutusundan başka bir şey çıkar ya da belli mi olur o borcam tam da ihtiyacın olan şeydir. Demem o ki bir kulağından giren oradan beynine bir uğrayıversin, sonra hobi olarak yine ötekinden çıkar.

Kardiş 1

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 00:26 0 yorum
             Sana dokunmayan yılan daha tehlikeli kardiş. Dokunduğu zaten artık çekeceğini çekmiştir, tedbirini almıştır. Ama ya sen? Sen bilmezsin. "Ben onu soktum ama o da çıplak ayakla yürüyordu, benim bir suçum yoktu ki" der. Sen de iyisin ya hani(!) "vah zavallı yılancığım meğer neler çekmişsin sen. Açıkta ayak görsem ben de sokarım haklısın tabi!" dersin. Sonra koca at kadar yılan senin gözünde ufak sevimli bir solucana döner. Alıp bağrına basasın gelir. Hatta bu arada senin sevmediğin bir iki kişiyi de zehirlediyse ondan iyisi yoktur. Ama senden iyisi vardır. Sevgili yılancık senden iyisini bulduğu anda ayağın çıplak mı, popon sağlam yerde mi hiç bakmaz. Nasıl olsa senden iyisine anlatılcak hikaye çoktur. Sen de şimdi doğru dokunulanların yanına. Uslanmadın değil mi? Hakediyorsun kardiş. Malum üstüne oturduğu yeriyle düşünenlerdensin sen.

16 Temmuz 2015 Perşembe

Gece Yarısı Doğan Yedi Renk Gökkuşağı

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 19:30 0 yorum
             Gecenin bir yarısı aniden uyandım. Sanki kulağıma önceden çok sevdiğim ama uzun zamandır dinlemediğim bir şarkı fısıldanmış gibi. Açık olan penceremden gelen deniz kokusunu içime çektim, son nefesimmiş gibi. Cırcır böceklerinin kurbağalarla düetini dinledim süresiz bir süre. Düşünmemeyi düşündüm en düşünmemem gereken şeyleri. Ilık bir rüzgar zihnimin en derin mahzenlerindeki anıları şöylece bir yalayıp geçti. Yıldızların ışığı içimin karanlığına düştü, ürperdim. Gözlerimi kapattım ve arkamı döndüm. Orada olduğunu biliyordum. Kocaman meraklı gözleriyle bakıyordu, yılların yaşattıklarını yüzümden okuyabilecekmiş gibi. Benim içimi ise bu kadar saf, masum ve narin olduğu için kocaman bir acıma duygusu kaplamıştı. Bilmiyordu, benim yıllar boyunca yaşadıklarımı yaşayarak öğrenecekti. Gülecekti, eğlenecekti, mutlu olacaktı ama daha çok ağlayacaktı. Büyümenin can yakan bir şey olduğunu canı yanarken anlayacaktı.
              Konuşmanın çoğu zaman bir işe yaramadığını, hatta kendini paralarcasına bağırdığın sözlerin kimse tarafından anlanmaya çalışılmamasının can yaktığını henüz bilmiyordu ki hemen başladı sorularına. Merak ediyordu yıllar sonraki halini. Annemin beni korumak için anlattığı toz pembe dünyadaydı henüz. O an yalanlara devam etmek isterdim ama elimden gelmedi. Henüz dürüstlüğüm tamamen körelmemişti.
             "Mutlu musun?"
             Kendimi bildim bileli dilek tutmam gerektiği her durumda, doğum günümde mum üflerken, yüzüme düşen bir kirpikte ve yeni yıla uyanık girdiğimde, dilediğim ilk şey mutluluk olurdu. Küçüklüğümden beri istemsiz bir şekilde zekice bir hamle yaptığımı o an farkettim ve hafifçe gülümsedim. Sonuçta yeni çıkmış bir oyuncak bebek de veya basınca topuğunda ışık yanan ayakkabılar da dilesem sonuç aynı amaca hizmet edecekti. Mutlu olacaktım. Tabiki anlık olarak. Genel mutluluk diye bir şey olduğundan pek emin değilim. Sonuçta ölümler, ayrılıklar, kaybedişler bu hayatın bir parçası değil mi? Hayat anlık mutluluklar ve mutsuzlukların saçmasapan bir senteziyken "mutlu musun" gibi bir soruya evet veya hayır demek imkansızdı. Tıpkı mutlu son diye bir olayın gerçek olamayışı gibi. Mutluysa son değildir, son ise mutlu değildir. Bana hiçbir ayrılığın, terk edişin veya gidişin güzel olduğunu söyleyemezsiniz. Bazen iyi amaçlara hizmet eder, daha mutlu olacağımız bir ana kavuşturur ama yine de "eyvallah" denilen her an insanın anılarında yaşayıp kalbini yavaşça çürüten bir zehir olur. "Mutluluk anlıktır küçüğüm" dedim küçük bir çocuğun kafasını çok da bulandırmamak adına.
             "Hayallerine kavuştun mu?"
             Hayaller kelimesi zihniminde yankılandı, tekrar ve tekrar. Yüksekçe bir dağdan haykırırsın da doğa sana ne dediğini duyman için tekrarlar ya aynen öyle. Karşımdaki küçük kızın hırsları gözünden okunabiliyordu. Adeta "ne istiyorsam çabalar elde ederim, beni başarısızlıktan başka bir şey üzemez" diye bağırıyordu boncuk gözleri. İnsan kendisini kıskanır mı? Ben o an kıskandım. Henûz bir metreden biraz daha uzun olan bir çocuğun hayata meydan okuyan halini, umutlarını yaşama sevincini kıskandım. Küçük şeylerden mutlu olmasını, yarına karşı duyduğu heycanı ve arzularını kıskandım. Ben ne ara "hayat nereye sürüklerse" şeklinde yaşamaya başlamıştım? Ne ara "yaparım"dan vazgeçip "bakalım"a dönmüştüm? Ne zaman kendimden bu kadar vazgeçip, elimdekilerle mutlu olamamaya başlamıştım? Yüzüne bakacak yüzüm yoktu. Hayallerinin hepsini gerçekleştirdiğimi ama bunun artık bana mutluluk vermediğini, hatta bir şey ifade etmediğini nasıl söyleyecektim? Açık bir nankörlüktü bu. Yine kendimle çelişiyordum. Yeniden bir "yapmam lazım ama yapamıyorum" anındaydım. "Bir çok hayalini gerçekleştirdim."dedim kafam önüme eğilmiş bir şekilde. "Neden ağlıyorsun o zaman?" dedi inanmaz gözlerle. Eğildim ve ellerini tuttum. "Bazen küçüğüm bazen hayallerin sana mutluluğu getirmez, aslında hayalinin o olmadığını kavuşunca anlarsın. Beklentilerinin karşılanmaması hayallerinin gerçekleşmesinden daha önemli bir hale gelir. O yüzden kendini yıpratma. Sen ne yaparsan yap bazı şeyler olması gerektiği için olur." Ellerini hızlıca çekti. "Bu kadar duygusal olmuş olamazsın." dedi acıyarak. Oysaki ben tahmininden de derin duygular içinde kaybolmuştum.
              "Nerede hata yaptın?"
               Hatalarım... Benim güzel hatalarım... Acaba nerede yaptım? Günlerce gecelerce düşündüm ve her seferinde başka bir anımı suçladım. Pişmanlıklar biriktirdim deste deste. Bazen kendimi, başkalarını, olanları, olmayanları affedip hepsini yaktım. Bazen küllerinden çıkartıp gözyaşıyla suladım hepsini. Her seferinde başladığım noktaya döndüm. Anlık mutluluklarımda unutup, anlık olmaktan çıkıp biriken mutsuzluklarımda yeniden yeniden ve yeniden yaşadım. Yeniden suçladım, yeniden bağırdım, çağırdım. Beynimin odalarında taş üstünde taş bırakmadım. Yaktım, yıktım, saydım, sövdüm. Tutulmamış sözlere, anı kurtarmak için söylenmiş bütün güzel cümlelere, sözcüklerin anlatmaya yetmediği bütün hislere... Bu sefer unuttum diyip bütün anılarımı gömdüm. "Geçmişe bakarak yürünmez" dediler, dinledim, güzel günler güzel geceler geçirdim. Her seferinde bu beylik lafların bana göre olmadığını aslında hiçbir şeyi unutmadığımı farkettiğimde anladım. Benim lanetim unutamamaktı.
           "Neden?"lerimde boğulup hiçbir cevap alamadım. Sanırım sormamak gerekiyormuş. Onu da ben yapamadım. Kendime en büyük kötülüğü beklentilere girerek verdim. "Beklemek cehennemdir" der Shakespare. Ben de "beklentiler cehennemdir" diyorum. İyilik yap denize at olayı insanoğlu ermemişse, ki henüz gerçekleşmedi, pek mümkün olmuyor. Üç yaptıysam bir bekledim. Her seferinde hayal kırıklıkları kaldı elimde. Kötülüğün insanlar içinde bu kadar yer kapladığını geç anladım. Anlayana kadarsa kayıplarım büyük oldu. Güvenim, masumiyetim, sevgim, iyiliğim... Kimisi azaldı, kimisi bitti. Ama nasıl olduysa hiç ders almadım. Aynı hataları tekrar tekrar yapmaya devam ettim, ediyorum.
           Aşk'ı geç öğrendim. Her şarkıda kendini bulmayı ve şarkıları kulakla değil kalple dinlemeyi de geç öğrendiğim gibi. Yeni aldığı kırmızı rugan ayakkabıyı ayağından hiç çıkarmayan ve çabukcak eskidiği için ağlayan çocuğa döndüm. Ben Leyla oldum. Kimse Mecnun olamadı. Her seven kendini Mecnun sandı ama kimse çöllere düşmedi, en azından benim için. Duygularım konusunda hep cömert oldum hatta bol keseden harcadım. Gururumdan pek hoşlanmadım. Bana engel olmaya çalıştı, ayaklarıma dolandı. "Yapma, etme, gitme"leri büyük oldu. Kovdum onu. Keşkelere sığınabilecek olsam işte tam bu noktada "keşke" derdim. Gurur, duygulardan daha iyi bir limanmış. Sağlam ve yıkılmaz, kimse duvarlarını aşıp acıtamazmış. Neyseki artık gemim kalmadı ki liman ihtiyacım olsun. Kimisini yaktılar, kimisini çaldılar. "Asla üzmem" diyen de üzdükten sonra kalanları da ben terkettim. Kapkara bulutların tüm dünyamı kapladığı, yağmurun delice, hiç durmadan yağdığı ve hayal kırıklıklıklarının yıldırım olarak düştüğü o gecede batmaya mecbur bıraktım onları. Hasarları büyüktü, tek başıma kurtaramazdım. Yardım çağırmadım. Sadece, tek bir kez bir şeyler ben çırpınmadan olsun istedim. Olmadı. Batışlarını izledim. O gece arkama bile bakmadan çıktım o limandan. Sonra üç kez daha gittim kaybettiklerimi görmeye. Her seferinde canım yandı ama ayaklarıma engel olamadım. Kendime itiraf edemesem de içimde bir umut kırıntısıyla gittim. Sağlam gemiler görmeyi beklemiyordum elbet de. Ama en ufak bir çaba görsem, canla başla çalışır, eskisinden de sağlam inşa ederdim. Hiçbir şey yoktu. Sanki hiç var olmamış gibiydi her şey. Orada doğaya aykırı duran, tabloyu bozan tek şey bendim. Ben de vazgeçtim.
              "Belki her yerde belki de hiçbir yerde. Hayat seni tercih yapmak zorunda bırakır ama seçtiğin hiçbir yol güllük gülistanlık olmaz. Diğer yolu seçseydin neler olacağını da hiçbir zaman öğrenemezsin. Bu durumda hata neredeydi kestiremezsin. Hatasız yaşayamazsın ama başkalarının değil de kendi hatalarını yaşadığın düşüncesi belki bir nebze iyi gelir sana. Pişmanlıkların geçmez, için soğumaz ama gerçek şu ki kendi düşen ağlamaz değil. Kendi ağlar, kendi susar." dedim çok da tatmin edici bir cevap olmadığının farkında olarak. Ben ne dersem diyeyim burnunun dikine gideceğini biliyordum. Bendim sonuçta. Aklımdan geçenleri okurcasına cevap verdi: "Kendin yaşa, kendin gör. Beni de boşuna konuşturma diyorsun, anladım." dedi gülümseyerek.
                Bir süre sessizce birbirimize baktık. Sonra yanıma yaklaştı, sıkıca sarıldı. "Sen de bana sarıl" dedi. "Herkes gitse de ben sendeyim, içindeyim ve orada olmaya hep devam edeceğim." Yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. Bir adım geriye gitti ve bir anda rengarenk, parıl parıl zerreciklere dönüştü. Usulca pencereden çıkıp gökyüzüne doğru uçtu. Görebildiğim yere kadar takip ettim. Kafamı eğdiğimde güneş doğuyordu ağaçların arasından. Yeni bir gün başlıyordu. Kuşlar ötmeye, babamın horozu avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamıştı. Ufuk harika bir pembelikteydi. "Hava güzel olacak." dedim kendi kendime. "Güzel ve pembe bir gün..."
           
         

 

Bir Garip Doktor Template by Ipietoon Blogger Template | Gift Idea