Gecenin bir yarısı aniden uyandım. Sanki kulağıma önceden çok sevdiğim ama uzun zamandır dinlemediğim bir şarkı fısıldanmış gibi. Açık olan penceremden gelen deniz kokusunu içime çektim, son nefesimmiş gibi. Cırcır böceklerinin kurbağalarla düetini dinledim süresiz bir süre. Düşünmemeyi düşündüm en düşünmemem gereken şeyleri. Ilık bir rüzgar zihnimin en derin mahzenlerindeki anıları şöylece bir yalayıp geçti. Yıldızların ışığı içimin karanlığına düştü, ürperdim. Gözlerimi kapattım ve arkamı döndüm. Orada olduğunu biliyordum. Kocaman meraklı gözleriyle bakıyordu, yılların yaşattıklarını yüzümden okuyabilecekmiş gibi. Benim içimi ise bu kadar saf, masum ve narin olduğu için kocaman bir acıma duygusu kaplamıştı. Bilmiyordu, benim yıllar boyunca yaşadıklarımı yaşayarak öğrenecekti. Gülecekti, eğlenecekti, mutlu olacaktı ama daha çok ağlayacaktı. Büyümenin can yakan bir şey olduğunu canı yanarken anlayacaktı.
Konuşmanın çoğu zaman bir işe yaramadığını, hatta kendini paralarcasına bağırdığın sözlerin kimse tarafından anlanmaya çalışılmamasının can yaktığını henüz bilmiyordu ki hemen başladı sorularına. Merak ediyordu yıllar sonraki halini. Annemin beni korumak için anlattığı toz pembe dünyadaydı henüz. O an yalanlara devam etmek isterdim ama elimden gelmedi. Henüz dürüstlüğüm tamamen körelmemişti.
"Mutlu musun?"
Kendimi bildim bileli dilek tutmam gerektiği her durumda, doğum günümde mum üflerken, yüzüme düşen bir kirpikte ve yeni yıla uyanık girdiğimde, dilediğim ilk şey mutluluk olurdu. Küçüklüğümden beri istemsiz bir şekilde zekice bir hamle yaptığımı o an farkettim ve hafifçe gülümsedim. Sonuçta yeni çıkmış bir oyuncak bebek de veya basınca topuğunda ışık yanan ayakkabılar da dilesem sonuç aynı amaca hizmet edecekti. Mutlu olacaktım. Tabiki anlık olarak. Genel mutluluk diye bir şey olduğundan pek emin değilim. Sonuçta ölümler, ayrılıklar, kaybedişler bu hayatın bir parçası değil mi? Hayat anlık mutluluklar ve mutsuzlukların saçmasapan bir senteziyken "mutlu musun" gibi bir soruya evet veya hayır demek imkansızdı. Tıpkı mutlu son diye bir olayın gerçek olamayışı gibi. Mutluysa son değildir, son ise mutlu değildir. Bana hiçbir ayrılığın, terk edişin veya gidişin güzel olduğunu söyleyemezsiniz. Bazen iyi amaçlara hizmet eder, daha mutlu olacağımız bir ana kavuşturur ama yine de "eyvallah" denilen her an insanın anılarında yaşayıp kalbini yavaşça çürüten bir zehir olur. "Mutluluk anlıktır küçüğüm" dedim küçük bir çocuğun kafasını çok da bulandırmamak adına.
"Hayallerine kavuştun mu?"
Hayaller kelimesi zihniminde yankılandı, tekrar ve tekrar. Yüksekçe bir dağdan haykırırsın da doğa sana ne dediğini duyman için tekrarlar ya aynen öyle. Karşımdaki küçük kızın hırsları gözünden okunabiliyordu. Adeta "ne istiyorsam çabalar elde ederim, beni başarısızlıktan başka bir şey üzemez" diye bağırıyordu boncuk gözleri. İnsan kendisini kıskanır mı? Ben o an kıskandım. Henûz bir metreden biraz daha uzun olan bir çocuğun hayata meydan okuyan halini, umutlarını yaşama sevincini kıskandım. Küçük şeylerden mutlu olmasını, yarına karşı duyduğu heycanı ve arzularını kıskandım. Ben ne ara "hayat nereye sürüklerse" şeklinde yaşamaya başlamıştım? Ne ara "yaparım"dan vazgeçip "bakalım"a dönmüştüm? Ne zaman kendimden bu kadar vazgeçip, elimdekilerle mutlu olamamaya başlamıştım? Yüzüne bakacak yüzüm yoktu. Hayallerinin hepsini gerçekleştirdiğimi ama bunun artık bana mutluluk vermediğini, hatta bir şey ifade etmediğini nasıl söyleyecektim? Açık bir nankörlüktü bu. Yine kendimle çelişiyordum. Yeniden bir "yapmam lazım ama yapamıyorum" anındaydım. "Bir çok hayalini gerçekleştirdim."dedim kafam önüme eğilmiş bir şekilde. "Neden ağlıyorsun o zaman?" dedi inanmaz gözlerle. Eğildim ve ellerini tuttum. "Bazen küçüğüm bazen hayallerin sana mutluluğu getirmez, aslında hayalinin o olmadığını kavuşunca anlarsın. Beklentilerinin karşılanmaması hayallerinin gerçekleşmesinden daha önemli bir hale gelir. O yüzden kendini yıpratma. Sen ne yaparsan yap bazı şeyler olması gerektiği için olur." Ellerini hızlıca çekti. "Bu kadar duygusal olmuş olamazsın." dedi acıyarak. Oysaki ben tahmininden de derin duygular içinde kaybolmuştum.
"Nerede hata yaptın?"
Hatalarım... Benim güzel hatalarım... Acaba nerede yaptım? Günlerce gecelerce düşündüm ve her seferinde başka bir anımı suçladım. Pişmanlıklar biriktirdim deste deste. Bazen kendimi, başkalarını, olanları, olmayanları affedip hepsini yaktım. Bazen küllerinden çıkartıp gözyaşıyla suladım hepsini. Her seferinde başladığım noktaya döndüm. Anlık mutluluklarımda unutup, anlık olmaktan çıkıp biriken mutsuzluklarımda yeniden yeniden ve yeniden yaşadım. Yeniden suçladım, yeniden bağırdım, çağırdım. Beynimin odalarında taş üstünde taş bırakmadım. Yaktım, yıktım, saydım, sövdüm. Tutulmamış sözlere, anı kurtarmak için söylenmiş bütün güzel cümlelere, sözcüklerin anlatmaya yetmediği bütün hislere... Bu sefer unuttum diyip bütün anılarımı gömdüm. "Geçmişe bakarak yürünmez" dediler, dinledim, güzel günler güzel geceler geçirdim. Her seferinde bu beylik lafların bana göre olmadığını aslında hiçbir şeyi unutmadığımı farkettiğimde anladım. Benim lanetim unutamamaktı.
"Neden?"lerimde boğulup hiçbir cevap alamadım. Sanırım sormamak gerekiyormuş. Onu da ben yapamadım. Kendime en büyük kötülüğü beklentilere girerek verdim. "Beklemek cehennemdir" der Shakespare. Ben de "beklentiler cehennemdir" diyorum. İyilik yap denize at olayı insanoğlu ermemişse, ki henüz gerçekleşmedi, pek mümkün olmuyor. Üç yaptıysam bir bekledim. Her seferinde hayal kırıklıkları kaldı elimde. Kötülüğün insanlar içinde bu kadar yer kapladığını geç anladım. Anlayana kadarsa kayıplarım büyük oldu. Güvenim, masumiyetim, sevgim, iyiliğim... Kimisi azaldı, kimisi bitti. Ama nasıl olduysa hiç ders almadım. Aynı hataları tekrar tekrar yapmaya devam ettim, ediyorum.
Aşk'ı geç öğrendim. Her şarkıda kendini bulmayı ve şarkıları kulakla değil kalple dinlemeyi de geç öğrendiğim gibi. Yeni aldığı kırmızı rugan ayakkabıyı ayağından hiç çıkarmayan ve çabukcak eskidiği için ağlayan çocuğa döndüm. Ben Leyla oldum. Kimse Mecnun olamadı. Her seven kendini Mecnun sandı ama kimse çöllere düşmedi, en azından benim için. Duygularım konusunda hep cömert oldum hatta bol keseden harcadım. Gururumdan pek hoşlanmadım. Bana engel olmaya çalıştı, ayaklarıma dolandı. "Yapma, etme, gitme"leri büyük oldu. Kovdum onu. Keşkelere sığınabilecek olsam işte tam bu noktada "keşke" derdim. Gurur, duygulardan daha iyi bir limanmış. Sağlam ve yıkılmaz, kimse duvarlarını aşıp acıtamazmış. Neyseki artık gemim kalmadı ki liman ihtiyacım olsun. Kimisini yaktılar, kimisini çaldılar. "Asla üzmem" diyen de üzdükten sonra kalanları da ben terkettim. Kapkara bulutların tüm dünyamı kapladığı, yağmurun delice, hiç durmadan yağdığı ve hayal kırıklıklıklarının yıldırım olarak düştüğü o gecede batmaya mecbur bıraktım onları. Hasarları büyüktü, tek başıma kurtaramazdım. Yardım çağırmadım. Sadece, tek bir kez bir şeyler ben çırpınmadan olsun istedim. Olmadı. Batışlarını izledim. O gece arkama bile bakmadan çıktım o limandan. Sonra üç kez daha gittim kaybettiklerimi görmeye. Her seferinde canım yandı ama ayaklarıma engel olamadım. Kendime itiraf edemesem de içimde bir umut kırıntısıyla gittim. Sağlam gemiler görmeyi beklemiyordum elbet de. Ama en ufak bir çaba görsem, canla başla çalışır, eskisinden de sağlam inşa ederdim. Hiçbir şey yoktu. Sanki hiç var olmamış gibiydi her şey. Orada doğaya aykırı duran, tabloyu bozan tek şey bendim. Ben de vazgeçtim.
"Belki her yerde belki de hiçbir yerde. Hayat seni tercih yapmak zorunda bırakır ama seçtiğin hiçbir yol güllük gülistanlık olmaz. Diğer yolu seçseydin neler olacağını da hiçbir zaman öğrenemezsin. Bu durumda hata neredeydi kestiremezsin. Hatasız yaşayamazsın ama başkalarının değil de kendi hatalarını yaşadığın düşüncesi belki bir nebze iyi gelir sana. Pişmanlıkların geçmez, için soğumaz ama gerçek şu ki kendi düşen ağlamaz değil. Kendi ağlar, kendi susar." dedim çok da tatmin edici bir cevap olmadığının farkında olarak. Ben ne dersem diyeyim burnunun dikine gideceğini biliyordum. Bendim sonuçta. Aklımdan geçenleri okurcasına cevap verdi: "Kendin yaşa, kendin gör. Beni de boşuna konuşturma diyorsun, anladım." dedi gülümseyerek.
Bir süre sessizce birbirimize baktık. Sonra yanıma yaklaştı, sıkıca sarıldı. "Sen de bana sarıl" dedi. "Herkes gitse de ben sendeyim, içindeyim ve orada olmaya hep devam edeceğim." Yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. Bir adım geriye gitti ve bir anda rengarenk, parıl parıl zerreciklere dönüştü. Usulca pencereden çıkıp gökyüzüne doğru uçtu. Görebildiğim yere kadar takip ettim. Kafamı eğdiğimde güneş doğuyordu ağaçların arasından. Yeni bir gün başlıyordu. Kuşlar ötmeye, babamın horozu avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamıştı. Ufuk harika bir pembelikteydi. "Hava güzel olacak." dedim kendi kendime. "Güzel ve pembe bir gün..."
16 Temmuz 2015 Perşembe
5 Temmuz 2015 Pazar
Hayat Kısa, Kuşlar Uçuyor
Zamanın geçmesini büyümek değil de yaşlanmak olarak isimlendirmeye kaç yaşımızda başlıyoruz? Ciddi anlamda düşündüm ve bir karara varamadım. Onsekizime hatta yirmime kadar büyüdüm. Malum üniversite okuyanlarda ergenlik biraz geç tamamlanır. E 20'den sonra? Yaşlanıyorum demek istemiyorum sanırım.
"Zaman, zamansız olmayı sever. Ben çok tanık oldum buna, sen de az şahit olmamışsındır. Ya nasıl geçtiğini anlamazsın saatlerin, ya nasıl daha çabuk geçer diye çabalarsın." der en sevdiğim şairlerden biri, en sevdiğim denemelerinden birinin girişinde. Lise yıllarıma dönüp baktığım zaman, üstünden 5 yıl geçmesine rağmen ilginçtir ki hala ne kadar uzun sürmüş diyorum. Baş ağrısıyla kıvranırken, üç saat boyunca "etüt" adı altında, her kafadan ayrı bir ses çıkan bir sınıfta oturmak. Anlatılmaz, yaşanır. Korkunçtu. O üç saat geçmezdi. Ben de sürekli yazardım. Test kitabının arkasına, ders kitabının boş yerlerine... Ergenliğin de verdiği yoğun duygu durumu değişiklikleriyle yazdıkça yazardım. "İlerde bunları okuyayım da ne kadar mutsuzmuşum görüp, halime şükredeyim." düşüncesiyle de hepsini saklardım. Saklardım değil, saklıyorum. 2 klasör halinde tarihlerine göre ayrılmış yazılar, şarkı sözleri, karalamalar... 4 yıl değil de 4 asırmış gibi.
Eşyalarımı Trabzon'dan arabaya doldurup Ankara'da almıştım soluğu. Ailemle vedalaşıp, yurduma doğru yalnız yürürken kendimi o kadar özgür hissetmiştim ki. Haydarpaşa Gar'ından çıkıp "Seni yeneceğim İstanbul" diye bağıran bir Türk filmi karakteriydim adeta. Replikleri hafifçe değiştirip " sen bana iyi davran, ben de sana Ankara.. Sen beni sev, ben de seni seveyim." demiştim. Sonrası bir soluk kadar kısa. Hani derler ya ölürken hayatın film şeridi gibi gözünün önünden geçer diye, işte benim üniversite hayatımın sanki oluşu böyle film şeridiymiş gibi. Aksiyon, dram, entrika, aşk, ihtiras, gözyaşı (pembe diziye bağladım) ne ararsan var. Ama dedim ya zaman zamansız diye, hop bu zamana geldim. Allahtan üniversitem 7 yıl da filmime ekleyeceğim 5 10 saniye daha olacak.
Ankara ile aramızdaki anlaşma hiç istemediğim bir biçimde bozuldu. Tam olarak ne zaman oldu kestiremiyorum. Buna ben mi neden oldum ya da o mu burnum sürtsün istedi onu da bilmiyorum. Artık benim için çok sevdiğim, eğlenceli, aksiyonlu şehir değil. Bozkırın ortasında, içinde yaşamak zorunda olduğum bir beton yığını. Hakkını yemeyeyim ama. Hala arada da olsa bana kıyak geçebiliyor. Bu yüzden 2 sene daha kalabileceğimi düşünüyorum. Sonrası muamma. Kin tutan bir insan değilim. Belki bu süre zarfı içinde Ankara hatalarını telafi etmeyi başarır ve her şeye sıfırdan başlarız. Belli mi olur?
Yazıya başlama amacım eskiden bayılarak okuduğum kitaplardan eskisi kadar tat almadığımı anlatmak, hatta bir iki kitap eleştirisinde bulunmaktı ama konuyu bir türlü buraya bağlayamadım. En iyisi bunu başka bir yazıya saklayayım. Yazımı da çok sevdiğim şairin, çok sevdiğim denemesinin devamı ile bitireyim:
"Her şeyin bir gün bitmeye mecbur olmadan -ki yemin ederim hiçbir şey ölmeye gönüllü değildir- yaşamalısın onu. Geç kalınmış bir buluşmanın adıdır hayıflanmak. Peki ona geç bile kalamamak nasıl bir kayıp olur? Sahip olamadığın bir şeyi de yitirebilirsin. Dokunamadığın, elini tutmadığın, yan yana yürümek şöyle dursun hiçbir zaman karşılaşmadığın, karşıdan bakamadığın bir insanı mesela...
Bizden iki çıkmaz dedim. Ben sen'im artık, sense benim bütünümsün; biz biriz....
İkiden biz çıkmaz dedi; seninle ben ayrılmak için bir araya geliriz.
Birini çok sevdim, biri de beni çok sevdi. Ne ikiden biz çıktı ne de bizden iki..."
"Zaman, zamansız olmayı sever. Ben çok tanık oldum buna, sen de az şahit olmamışsındır. Ya nasıl geçtiğini anlamazsın saatlerin, ya nasıl daha çabuk geçer diye çabalarsın." der en sevdiğim şairlerden biri, en sevdiğim denemelerinden birinin girişinde. Lise yıllarıma dönüp baktığım zaman, üstünden 5 yıl geçmesine rağmen ilginçtir ki hala ne kadar uzun sürmüş diyorum. Baş ağrısıyla kıvranırken, üç saat boyunca "etüt" adı altında, her kafadan ayrı bir ses çıkan bir sınıfta oturmak. Anlatılmaz, yaşanır. Korkunçtu. O üç saat geçmezdi. Ben de sürekli yazardım. Test kitabının arkasına, ders kitabının boş yerlerine... Ergenliğin de verdiği yoğun duygu durumu değişiklikleriyle yazdıkça yazardım. "İlerde bunları okuyayım da ne kadar mutsuzmuşum görüp, halime şükredeyim." düşüncesiyle de hepsini saklardım. Saklardım değil, saklıyorum. 2 klasör halinde tarihlerine göre ayrılmış yazılar, şarkı sözleri, karalamalar... 4 yıl değil de 4 asırmış gibi.
Eşyalarımı Trabzon'dan arabaya doldurup Ankara'da almıştım soluğu. Ailemle vedalaşıp, yurduma doğru yalnız yürürken kendimi o kadar özgür hissetmiştim ki. Haydarpaşa Gar'ından çıkıp "Seni yeneceğim İstanbul" diye bağıran bir Türk filmi karakteriydim adeta. Replikleri hafifçe değiştirip " sen bana iyi davran, ben de sana Ankara.. Sen beni sev, ben de seni seveyim." demiştim. Sonrası bir soluk kadar kısa. Hani derler ya ölürken hayatın film şeridi gibi gözünün önünden geçer diye, işte benim üniversite hayatımın sanki oluşu böyle film şeridiymiş gibi. Aksiyon, dram, entrika, aşk, ihtiras, gözyaşı (pembe diziye bağladım) ne ararsan var. Ama dedim ya zaman zamansız diye, hop bu zamana geldim. Allahtan üniversitem 7 yıl da filmime ekleyeceğim 5 10 saniye daha olacak.
Ankara ile aramızdaki anlaşma hiç istemediğim bir biçimde bozuldu. Tam olarak ne zaman oldu kestiremiyorum. Buna ben mi neden oldum ya da o mu burnum sürtsün istedi onu da bilmiyorum. Artık benim için çok sevdiğim, eğlenceli, aksiyonlu şehir değil. Bozkırın ortasında, içinde yaşamak zorunda olduğum bir beton yığını. Hakkını yemeyeyim ama. Hala arada da olsa bana kıyak geçebiliyor. Bu yüzden 2 sene daha kalabileceğimi düşünüyorum. Sonrası muamma. Kin tutan bir insan değilim. Belki bu süre zarfı içinde Ankara hatalarını telafi etmeyi başarır ve her şeye sıfırdan başlarız. Belli mi olur?
Yazıya başlama amacım eskiden bayılarak okuduğum kitaplardan eskisi kadar tat almadığımı anlatmak, hatta bir iki kitap eleştirisinde bulunmaktı ama konuyu bir türlü buraya bağlayamadım. En iyisi bunu başka bir yazıya saklayayım. Yazımı da çok sevdiğim şairin, çok sevdiğim denemesinin devamı ile bitireyim:
"Her şeyin bir gün bitmeye mecbur olmadan -ki yemin ederim hiçbir şey ölmeye gönüllü değildir- yaşamalısın onu. Geç kalınmış bir buluşmanın adıdır hayıflanmak. Peki ona geç bile kalamamak nasıl bir kayıp olur? Sahip olamadığın bir şeyi de yitirebilirsin. Dokunamadığın, elini tutmadığın, yan yana yürümek şöyle dursun hiçbir zaman karşılaşmadığın, karşıdan bakamadığın bir insanı mesela...
Bizden iki çıkmaz dedim. Ben sen'im artık, sense benim bütünümsün; biz biriz....
İkiden biz çıkmaz dedi; seninle ben ayrılmak için bir araya geliriz.
Birini çok sevdim, biri de beni çok sevdi. Ne ikiden biz çıktı ne de bizden iki..."
14 Haziran 2015 Pazar
Bipolar Bozukluk- Manik depresif
Bipolar bozukluk (eski adıyla manik depresif) dünyada her 50 kişiden birinde görülen, duygudurumunda aşırı yükselme ve aşırı çökme ile karakterize, aralarda normal dönemlerin bulunduğu bir bozukluktur. Tanımı böyle olmakla beraber, neredeyse her insanda gerek manik ve depresif dönemlerin süresi, gerekse bu durumların ağırlığı bakımından farklı seyreder. Genelde 20li yaşlarda ortaya çıkar ve ömür boyu devam edebilir. Kadınlarda ve erkeklerde eşit sıklıkta görülen bu hastalığın sebebi hala tam olarak aydınlatılmış değildir.
Böyle her yerde bulabileceğiniz bir genel bilgiden sonra gelelim benim yazıma. Toplumda çok sık görülmesine rağmen, diğer insanlar tarafından anlaşılamayan, yadırganan ve dışlandıklarına bizzat şahit olduğum insanların kendilerini yalnız hissetmemesi ve diğer insanların da onları birazcık da olsa anlayabilmesi için bir yazı yazmaya karar verdim. İnternette bipolar bozuklukla ilgili bir çok site var ama hemen hemen hepsi tanımı, tanısı ve tedavisini içeriyor. Ben daha samimi bir yazı yazmak istedim.
Genelde ergenlik döneminin sonlarında yaşanan bir yakının ölümü, yeni bir çevreye giriş, başarısızlık veya ayrılık gibi bir tramva sonucunda ortaya çıkar. Herkesin başına gelebilecek bir durum olmasına rağmen manik depresif insanlar bu olayları öyle rahatça atlatamaz. Dünyası başına yıkılmış gibi davranır. Bir daha hiç mutlu olamayacakmış gibidir. Aslında onun açısından bakınca gerçekten öyledir. Çünkü normal bir insanın hiçbir zaman yaşayamacağı kadar uç bir noktada yaşar duygularını. Bu depresif dönemin sonucu malesef kendine zarar verme veya intihar girişleri ile sonuçlanabilir. Asla belirlemeyen bir zaman sonra kişi normal hale veya direkt olarak manik duruma gelir ki sürekli gülen, ani tepkiler veren, "yaşasın hayat" diye gezen, asla dediği her şeyi yapan bir insan olur. Manik durumdayken kanlı bıçaklı olduğu bir insanın boynuna yapışıp "ben seni çok seviyorum ya" diyebilir. Normal insanların anlayabileceği bir durum değildir bu. Çoğunlukla dengesiz olmakla, tükürdüğünü yalamakla veya samimiyetsizlikle suçlanırlar. Aslında hayatınız boyunca tanıyabileceğiniz en samimi insanlardır. Yalan söylemeyi asla beceremezler. O an ne diyorlarsa, ne yapıyorlarsa gerçekten içlerinden geliyordur.
Bipolarlar için aşk en korkunç duygulardan biridir. Normal bir insanın bile kaldırmakta zorlandığı tam bir duygu karmaşasından oluşan bu olay bipolar insanı tabiri caizse yerle bir eder. Her duyguyu uçta yaşadığı için hiç olmaması gereken bir insana köpek gibi aşık olan zavallı bipolarımız karşı tarafdan yüzde 98 ihtimalle anlaşılamaz. Anlaşılsa bile sevdiği kadar sevilemez, sevilse bile aynı değeri göremez. Ani kararların, anlık sinirlerin ve bu sinir sonucu "Allah'ım ne yaptım ben" dedirtecek davranışların artık kişiliğinin bir parçası olduğu bu insan için ilişki yaşanması güç bir durumdur. Davranışlarının açıklamasını kendine bile yapamayan bir insan için ilişkide sorulan hesaplar korkulu rüya haline gelir. Ölümüne sevdiği için ayrılmak istemez, bunun için elinden geleni yapar, kendini paralar. Sonucunda yorulduğu anda depresif dönemde bulur kendini. Sonu hezeyanla biten bu ilişki bipolarımıza eskisinden zorlu günlerin kapısını açar.
Yalnız kalmak veya yalnız bırakılmak bu insanlar için yapılabilecek en kötü şeydir. Manik döneminde bütün parasını bir günde yiyip, depresif döneminde kendine zarar verme yoluna gidebilir. Ayrıca tüm duyguları aşırı yaşadığı için yorgun düşüp kafasını biraz olsun rahatlatacak uyuşturucu, alkol gibi maddelerin bağımlısı olma ihtimali çok yüksektir.
Bütün bunların yanında manik depresif olmak o kadar da kötü bir şey değildir. Düşünsenize kötü bile olsa bir duyguyu hiç kimsenin yaşayamayacağı kadar derinlikte yaşar. En çok o ağlar yine en çok o güler. Bir kuşun ötüşüyle dünyanın en mutlu insanı olabilirken en ufak tökezlemesinde mutsuzlukta çağ atlar. Ne kadar güçlü görünmeye çalışsalar da aslında camdan yapılmış gibilerdir. Asla yapamayacakları bir şey olan "duyguların sadece lafta kalması olayı" yani samimiyetsizlik onları yıkar.
Demem o ki bipolar insan samimidir, eğlencelidir, sizle ağlar sizle güler. Aynı şeyi de sizden bekler. Beklentilerini karşılamayarak üzmeyin. Dengesizliklerinin içinde bir denge yakalayabilirsiniz. Sevin onları:)
Böyle her yerde bulabileceğiniz bir genel bilgiden sonra gelelim benim yazıma. Toplumda çok sık görülmesine rağmen, diğer insanlar tarafından anlaşılamayan, yadırganan ve dışlandıklarına bizzat şahit olduğum insanların kendilerini yalnız hissetmemesi ve diğer insanların da onları birazcık da olsa anlayabilmesi için bir yazı yazmaya karar verdim. İnternette bipolar bozuklukla ilgili bir çok site var ama hemen hemen hepsi tanımı, tanısı ve tedavisini içeriyor. Ben daha samimi bir yazı yazmak istedim.
Genelde ergenlik döneminin sonlarında yaşanan bir yakının ölümü, yeni bir çevreye giriş, başarısızlık veya ayrılık gibi bir tramva sonucunda ortaya çıkar. Herkesin başına gelebilecek bir durum olmasına rağmen manik depresif insanlar bu olayları öyle rahatça atlatamaz. Dünyası başına yıkılmış gibi davranır. Bir daha hiç mutlu olamayacakmış gibidir. Aslında onun açısından bakınca gerçekten öyledir. Çünkü normal bir insanın hiçbir zaman yaşayamacağı kadar uç bir noktada yaşar duygularını. Bu depresif dönemin sonucu malesef kendine zarar verme veya intihar girişleri ile sonuçlanabilir. Asla belirlemeyen bir zaman sonra kişi normal hale veya direkt olarak manik duruma gelir ki sürekli gülen, ani tepkiler veren, "yaşasın hayat" diye gezen, asla dediği her şeyi yapan bir insan olur. Manik durumdayken kanlı bıçaklı olduğu bir insanın boynuna yapışıp "ben seni çok seviyorum ya" diyebilir. Normal insanların anlayabileceği bir durum değildir bu. Çoğunlukla dengesiz olmakla, tükürdüğünü yalamakla veya samimiyetsizlikle suçlanırlar. Aslında hayatınız boyunca tanıyabileceğiniz en samimi insanlardır. Yalan söylemeyi asla beceremezler. O an ne diyorlarsa, ne yapıyorlarsa gerçekten içlerinden geliyordur.
Bipolarlar için aşk en korkunç duygulardan biridir. Normal bir insanın bile kaldırmakta zorlandığı tam bir duygu karmaşasından oluşan bu olay bipolar insanı tabiri caizse yerle bir eder. Her duyguyu uçta yaşadığı için hiç olmaması gereken bir insana köpek gibi aşık olan zavallı bipolarımız karşı tarafdan yüzde 98 ihtimalle anlaşılamaz. Anlaşılsa bile sevdiği kadar sevilemez, sevilse bile aynı değeri göremez. Ani kararların, anlık sinirlerin ve bu sinir sonucu "Allah'ım ne yaptım ben" dedirtecek davranışların artık kişiliğinin bir parçası olduğu bu insan için ilişki yaşanması güç bir durumdur. Davranışlarının açıklamasını kendine bile yapamayan bir insan için ilişkide sorulan hesaplar korkulu rüya haline gelir. Ölümüne sevdiği için ayrılmak istemez, bunun için elinden geleni yapar, kendini paralar. Sonucunda yorulduğu anda depresif dönemde bulur kendini. Sonu hezeyanla biten bu ilişki bipolarımıza eskisinden zorlu günlerin kapısını açar.
Yalnız kalmak veya yalnız bırakılmak bu insanlar için yapılabilecek en kötü şeydir. Manik döneminde bütün parasını bir günde yiyip, depresif döneminde kendine zarar verme yoluna gidebilir. Ayrıca tüm duyguları aşırı yaşadığı için yorgun düşüp kafasını biraz olsun rahatlatacak uyuşturucu, alkol gibi maddelerin bağımlısı olma ihtimali çok yüksektir.
Bütün bunların yanında manik depresif olmak o kadar da kötü bir şey değildir. Düşünsenize kötü bile olsa bir duyguyu hiç kimsenin yaşayamayacağı kadar derinlikte yaşar. En çok o ağlar yine en çok o güler. Bir kuşun ötüşüyle dünyanın en mutlu insanı olabilirken en ufak tökezlemesinde mutsuzlukta çağ atlar. Ne kadar güçlü görünmeye çalışsalar da aslında camdan yapılmış gibilerdir. Asla yapamayacakları bir şey olan "duyguların sadece lafta kalması olayı" yani samimiyetsizlik onları yıkar.
Demem o ki bipolar insan samimidir, eğlencelidir, sizle ağlar sizle güler. Aynı şeyi de sizden bekler. Beklentilerini karşılamayarak üzmeyin. Dengesizliklerinin içinde bir denge yakalayabilirsiniz. Sevin onları:)
25 Mayıs 2015 Pazartesi
Yüksek Gerilim
Ben sosyal medya bağımlısı değilim. Sadece ders çalışmak zorunda olduğum dönemlerde, sahip olduğum facebook, twitter, instagram ve snapchat hesaplarını 5 dakika aralıklarla kontrol ederim. Blog zaten sosyal medyadan sayılmaz. Bu durumda bağımlı olmam değil mi? Hayır aslında sorun çalışmamın 5 dakika aralıklarla kesilmesi veya her seferinde kaybettiğim 10 dakika değil. Sorun gördüklerim sonucunda artan sinir katsayım sonucu çalışamadığım saatler.
Gerçekten sevmediği insanları çevresinde barındırmayan, bulundurmayan veya bulunsalar bile umursamayan insanlara olan özentim hatta kıskançlığım büyük. Benim istemediğim ot burnumun dibinde değil içinde bitiyor. Sinir stres durumumun çok stabil olduğunu iddia etmiyorum. Sonuçta bir Trabzonluyum. Biz adamı dövüp sonra "acidu mu uşağum" diyen tipleriz. Ama bu kadar da deneme tahtası yapmayalım değil mi benim ani yükselen gerilim hattımı? Duvarlara kafa atacağım diye nöron kıtlığına girdim. Evet evet bir süre teknolojinin nimetlerinden daha az faydalanmaya çalışayım.
Şu da bir gerçek ki bende bu şans olduğu sürece sakin kalmak konusunda hiç başarılı olamayacağım. Aslında şans da değil bu. Bir insan evladının her yılbaşı dileği "aksiyon" olur mu? Kalbimi biri çamaşır suyuyla falan yıkamış olsa gerek, dileklerimin hepsi "vur dedik öldürdün" modunda gerçekleşiyor. Sanki birileri yukarıdan benimle dalga geçiyor. Demedi demeyin benim sonum Bakırköy. Ahan da buraya yazıyorum.
Bir insan hayal edin. Delikanlılığın el kitabını bileğini kesip kanıyla yazmış gibi davranan. Benim çocukluğumda Alişan'ın Aynalı Tahir diye bir dizisi vardı. Siz deyin Aynalı, ben diyeyim Deli yürek, birisi şuradan bağırsın ölümsüz Polat Alemdar, bizim yan komşu desin Memoli. Bu insan kafalarda oturdu mu? Ama işte bu onu gördüğü. Gerçekte olansa arkasından her türlü küfürü ettiği insana "Ayy bebişim bugün ne tatlı olmuşsun" (bu cümleyi azıcık abartmış olabilirim. En azından yan yana gördüğümde aralarında böyle bir diyaloğu uygun gördüm) diyen, başkası yapınca taş taş üstünde bırakmayarak eleştirdiği her türlü hareketi kendi yapan bir insan. Hadi gel de sinirlenme. Yahu hiç mi düşünmüyorsun arkadaşım " ben herkesi bir şeylerle suçluyorum, peki ben ne yapıyorum?" diye, hadi sen düşünmedin senin vicdana bir seslenelim: "hayırdır birader uyuyor musun?"
Bir de çok sevdiğim, en tatlışkolarından bir insan modeli var ki yine çevremde bolca bulunur, her haltı yeyip de masumluk konusunda yeni doğmuş bir bebişle yarışan. Benim çenem mi düşük, yoksa Ali Ağaoğlu tabiriyle bağırsaklarım mı şeffaf bilmiyorum, arkadaş ben daha bir şey yapmadan olay Almanya'daki teyzeme ulaşıyor. Sonra Hazan açıkla bebeğim. Hayır bir de nasıl bir olayım varsa hesap soranım da çok. Alnıma "only God can judge me" dövmesi yaptırasım geliyor. Ne yani saman altından su yürütemiyorsam dünyanın kötüsü ben mi oldum. Düşünün öyle şeyler var ki bir insan evladı hakkında bildiğim, cehennemde ondan Tayyibe yer kalmayacak. Millete sorsan dünya iyisi. Hayır nasıl beceriyorsunuz arkadaşım? Sosyal zekam mı düşük benim?
Gece gece kapı duvar yumruklayıp komşularla papaz olacağıma yazdım. Rahatladım mı tabi ki de hayır. Rahatlamak için çok değil şu bahsi geçen tiplerden üç beş taneye, genişce çim bir alana (kanı iyi emer) bolca da işkence aletine ihtiyacım var. Al bak yine yaptım. Daha işlemeden önce suçumu itiraf ediyorum. Yok yok benden adam olmaz. Ben gidip biraz daha sinir stres sahibi olayım. Size mutlu günler...
Gerçekten sevmediği insanları çevresinde barındırmayan, bulundurmayan veya bulunsalar bile umursamayan insanlara olan özentim hatta kıskançlığım büyük. Benim istemediğim ot burnumun dibinde değil içinde bitiyor. Sinir stres durumumun çok stabil olduğunu iddia etmiyorum. Sonuçta bir Trabzonluyum. Biz adamı dövüp sonra "acidu mu uşağum" diyen tipleriz. Ama bu kadar da deneme tahtası yapmayalım değil mi benim ani yükselen gerilim hattımı? Duvarlara kafa atacağım diye nöron kıtlığına girdim. Evet evet bir süre teknolojinin nimetlerinden daha az faydalanmaya çalışayım.
Şu da bir gerçek ki bende bu şans olduğu sürece sakin kalmak konusunda hiç başarılı olamayacağım. Aslında şans da değil bu. Bir insan evladının her yılbaşı dileği "aksiyon" olur mu? Kalbimi biri çamaşır suyuyla falan yıkamış olsa gerek, dileklerimin hepsi "vur dedik öldürdün" modunda gerçekleşiyor. Sanki birileri yukarıdan benimle dalga geçiyor. Demedi demeyin benim sonum Bakırköy. Ahan da buraya yazıyorum.
Bir insan hayal edin. Delikanlılığın el kitabını bileğini kesip kanıyla yazmış gibi davranan. Benim çocukluğumda Alişan'ın Aynalı Tahir diye bir dizisi vardı. Siz deyin Aynalı, ben diyeyim Deli yürek, birisi şuradan bağırsın ölümsüz Polat Alemdar, bizim yan komşu desin Memoli. Bu insan kafalarda oturdu mu? Ama işte bu onu gördüğü. Gerçekte olansa arkasından her türlü küfürü ettiği insana "Ayy bebişim bugün ne tatlı olmuşsun" (bu cümleyi azıcık abartmış olabilirim. En azından yan yana gördüğümde aralarında böyle bir diyaloğu uygun gördüm) diyen, başkası yapınca taş taş üstünde bırakmayarak eleştirdiği her türlü hareketi kendi yapan bir insan. Hadi gel de sinirlenme. Yahu hiç mi düşünmüyorsun arkadaşım " ben herkesi bir şeylerle suçluyorum, peki ben ne yapıyorum?" diye, hadi sen düşünmedin senin vicdana bir seslenelim: "hayırdır birader uyuyor musun?"
Bir de çok sevdiğim, en tatlışkolarından bir insan modeli var ki yine çevremde bolca bulunur, her haltı yeyip de masumluk konusunda yeni doğmuş bir bebişle yarışan. Benim çenem mi düşük, yoksa Ali Ağaoğlu tabiriyle bağırsaklarım mı şeffaf bilmiyorum, arkadaş ben daha bir şey yapmadan olay Almanya'daki teyzeme ulaşıyor. Sonra Hazan açıkla bebeğim. Hayır bir de nasıl bir olayım varsa hesap soranım da çok. Alnıma "only God can judge me" dövmesi yaptırasım geliyor. Ne yani saman altından su yürütemiyorsam dünyanın kötüsü ben mi oldum. Düşünün öyle şeyler var ki bir insan evladı hakkında bildiğim, cehennemde ondan Tayyibe yer kalmayacak. Millete sorsan dünya iyisi. Hayır nasıl beceriyorsunuz arkadaşım? Sosyal zekam mı düşük benim?
Gece gece kapı duvar yumruklayıp komşularla papaz olacağıma yazdım. Rahatladım mı tabi ki de hayır. Rahatlamak için çok değil şu bahsi geçen tiplerden üç beş taneye, genişce çim bir alana (kanı iyi emer) bolca da işkence aletine ihtiyacım var. Al bak yine yaptım. Daha işlemeden önce suçumu itiraf ediyorum. Yok yok benden adam olmaz. Ben gidip biraz daha sinir stres sahibi olayım. Size mutlu günler...
15 Nisan 2015 Çarşamba
Teşekkürler
Zordur sözlerini tutmak, kelimelerini gerçeğe çevirmek. Aslayla başlayan cümleler daha söylendiği anda yalanlanmaya heves beklemezler mi zaten? Ve elbet bir gun alırlar istediklerini. İtiraz etme. Hiç saydın mı hayatında kaç kez büyük konuştuğunu? Sayamazsın. Sen doğduğu anda dünya bir senin için varmışcasına avazın çıktığı kadar ağlayan çocuksun. Doğan gereği "asla" demeden yaşayamazsın. Her seferinde er yada geç hayat pişman eder seni, merak etme. Tükürdüğünü yalarken bile kendini avutacak bir yol bulursun. En kötü ihtimalle zamanı suçlarsın nasıl olsa. Ya da karşındakini, ya da durumu, ya da öyle şeyleri işte...
Kendine koyduğun kurallar, kendine kurduğun duvarlar... Hayatını kısıtlayan, yaşanmaz hale getiren de sensin. Bir nefes al şöyle derin, yaşadığını kanıtlarcasına veya daha güzeli yaptığın onca bencillik arasında en mantıklısıyla: 'bu havada benim de payım var.' Başla yürümeye, dağları taşları aşarak, dünyanın yuvarlak olduğunu unutarak, her yolun bir sonu varmışcasına yürü. Sonunu getirdiğin şeyler arasına bir de yolları eklersin, fena mı? Ağaçların, böceklerin, kuşların arasından geç. Sokak köpeklerinin önünden geç. Onların senden daha masum olduklarını hatırla, birkaçının kafasını okşayarak geç.
Her şeyin yanından geç de bir tek insanlardan geçme. Bugün senin günün. Yoksay hepsini. Yüzlerine bak ama görme. Hatta daha güzeli, becerebiliyorsan gökyüzüne, bulutlara, güneşe bakarak yürü. Soluk binalardan, renksiz kaldırım taşlarından, teknolojinin getirdiği her türlü grilikten iyidir. Ve başla düşünmeye...
Düşün yaşadıklarını, yaşattıklarını, en karanlık, en gizli anlarını, seni buraya getiren her şeyi düşün. Bırak anıların ele geçirsin zihnini. Acı verse de, canın yansa da düşün. Hatalarını, kaybettiklerini, mutluluklarını, gözyaşlarını... Ne için neyden vazgeçtiğini ve buna değip değmediğini düşün. Düşün ama fazla suçlama. Başkasını fazla suçlarsan bencillik, kendini fazla suçlarsan delilik olur. Hayat zaten hatalarından ders çıkarıp, daha mutlu olmak için uğraştığın yer değil mi?
Farkındasın değil mi, mükemmel değilsin. Hatalarını, sana yapılanları, yaptıklarını açıkça görüyor musun? Pişmanlıklarını, kırgınlıklarını, kızgınlıklarını... O zaman yolun sonu senin için burası.
Dön gerisin geri. Kan ter içinde, hayatına, kaldığın yere dön. Ama bu sefer farklı. Artık görüyorsun. Belki düzeltmen gereken bir iki hatan, dilemen gereken özürler, etmen gereken teşekkürler vardır. Kalmasın içinde hiçbir şey. Cesur ol. Tutamayacağın sözler verme. Kendine kurallar koyma. Bunlar seni küçültmez, aksine büyürsün. Yıllarca dev bir çınar misali büyürsün. Yeter ki mutlu olman için mutlu etmen gerektiğini ve her ne olursa olsun kendinden vazgeçmemeyi bil. En önemlisi de sevmekten hiç vazgeçme. Bu dünyayı kurtarabilecek tek şey sevgidir, aşktır. Ve bir laf vardır: aşk bir duygu değil, bir sözdür...
Kendine koyduğun kurallar, kendine kurduğun duvarlar... Hayatını kısıtlayan, yaşanmaz hale getiren de sensin. Bir nefes al şöyle derin, yaşadığını kanıtlarcasına veya daha güzeli yaptığın onca bencillik arasında en mantıklısıyla: 'bu havada benim de payım var.' Başla yürümeye, dağları taşları aşarak, dünyanın yuvarlak olduğunu unutarak, her yolun bir sonu varmışcasına yürü. Sonunu getirdiğin şeyler arasına bir de yolları eklersin, fena mı? Ağaçların, böceklerin, kuşların arasından geç. Sokak köpeklerinin önünden geç. Onların senden daha masum olduklarını hatırla, birkaçının kafasını okşayarak geç.
Her şeyin yanından geç de bir tek insanlardan geçme. Bugün senin günün. Yoksay hepsini. Yüzlerine bak ama görme. Hatta daha güzeli, becerebiliyorsan gökyüzüne, bulutlara, güneşe bakarak yürü. Soluk binalardan, renksiz kaldırım taşlarından, teknolojinin getirdiği her türlü grilikten iyidir. Ve başla düşünmeye...
Düşün yaşadıklarını, yaşattıklarını, en karanlık, en gizli anlarını, seni buraya getiren her şeyi düşün. Bırak anıların ele geçirsin zihnini. Acı verse de, canın yansa da düşün. Hatalarını, kaybettiklerini, mutluluklarını, gözyaşlarını... Ne için neyden vazgeçtiğini ve buna değip değmediğini düşün. Düşün ama fazla suçlama. Başkasını fazla suçlarsan bencillik, kendini fazla suçlarsan delilik olur. Hayat zaten hatalarından ders çıkarıp, daha mutlu olmak için uğraştığın yer değil mi?
Farkındasın değil mi, mükemmel değilsin. Hatalarını, sana yapılanları, yaptıklarını açıkça görüyor musun? Pişmanlıklarını, kırgınlıklarını, kızgınlıklarını... O zaman yolun sonu senin için burası.
Dön gerisin geri. Kan ter içinde, hayatına, kaldığın yere dön. Ama bu sefer farklı. Artık görüyorsun. Belki düzeltmen gereken bir iki hatan, dilemen gereken özürler, etmen gereken teşekkürler vardır. Kalmasın içinde hiçbir şey. Cesur ol. Tutamayacağın sözler verme. Kendine kurallar koyma. Bunlar seni küçültmez, aksine büyürsün. Yıllarca dev bir çınar misali büyürsün. Yeter ki mutlu olman için mutlu etmen gerektiğini ve her ne olursa olsun kendinden vazgeçmemeyi bil. En önemlisi de sevmekten hiç vazgeçme. Bu dünyayı kurtarabilecek tek şey sevgidir, aşktır. Ve bir laf vardır: aşk bir duygu değil, bir sözdür...
21 Mart 2015 Cumartesi
Çocuk Hırsı
Gündüz uykusu kötü bir şey gençler. En azından benim için. Sınavdan önce gündüz 5 saat de uyusam akşam 10 oldu mu tak kapanır benim gözler. Bugün pediatri sözlüsünden çıktım, malum hocalar beni bayağı bir hırpaladı, yorgundum. Bir saat kestireyim dedim; demez olaydım. Saat 3 oldu işte sıkıntıdan patlayacağım. Olsun beeee! Sıkılmak bile güzel şey. Pediatri stajındayken oturmaktan sıkılacağım anların hayaliyle yaşıyordum. Şaka maka da ne pediatriymiş be! Zamanında girdiğim OKS, YGS, LYS falan halt etmiş yanında. Sabah 8.40 akşam 17.00 ders. Artı ezberlenmesi gereken 980 sayfa not. Toplam süre 8 hafta. Hergün serviste hasta hazırlamak, sunmak da cabası... Şuan kendimi üzerimden tank geçmiş gibi hissediyorum. Yani belki yatsam uyurum ama yatmaya bile mecalim yok.
Bugün hocanın odasının önünde beklerken heyecandan öleceğim sandım. Yok böyle bir stres ya. 3 tane prof karşında, bir kardiyoloji, bir nefroloji, bir o, bir bu Allah ne verdiyse soruyorlar. "Atrial septal defektte aradaki basınç farkı 3mmhg olmasına rağmen neden soldan sağa şant 14 litreyi bulabilir?" "Konjenital adrenal hiperplazide hiper ve hipotansiyon yapan enzim defektleri, say." Hayır çoğu zaman bildiğine de cevap veremiyorsun ki! Dersimize hiç girmeyen hoca bugün bana "ben bunu derste anlatmıştım, slaytımda vardı üstelik" dedi. Ben akıl edip de "hocam siz bizim dersimize girmiyorsunuz" diyemedim. Neyse sonuç olarak kurtuldum. Ama son zamanlarda gittikçe artan gereksiz stresim beni çocukluğuma inmeye zorladı.
Şu çocukken sınıf birincisi, hocanın göz bebeği, ispiyoncu kız vardı ya sınıfınızda, işte o bendim. Her zaman birinci ben olmalıydım. Hoca en çok beni takdir etmeliydi. Yok böyle bir hırs ya! Çok sık da okul değiştirirdim. Her gittiğim okulda ilk gün kim çalışkan, kim birinci öğrenirdim ve onları geçmek için tabiri caizse köpek gibi çalışırdım. Ve başarırdım da. Bir hedefim varsa ona ulaşana kadar ölümüne çırpınırdım. Es kaza ulaşamazsam da çıldırırdım. Neden böyleydi? Bence karakter meselesi. Yani yetiştirme tarzının, aile etkisini falan çok bir önemi olduğunu düşünmüyorum. Aynı anne baba beni de yetiştirdi kardeşimi de. Adamda hırsın he'si yok. Hayatı "takma kafaya" modunda yaşayan bir insan. Bundan bir iki sene kadar önce bir gün "Samo, oğlum büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diye sordum ve "insan" cevabını aldım. O günden beri merak etmiyorum bu sorunun cevabını.
Benim hırs olayım liseye geçince bayağı bir azaldı. Daha doğrusu değişti. Bu büyümeme mi bağlıydı yoksa benden daha iyi birilerinin varlığını kabullenmeme mi bilmiyorum. Ama iş artık başkalarını geçip, birinci olmaktan çok hedeflere ulaşmak için sınırlarını zorlamaya dönmüştü. Üniversiteye geçince de bu hedef dönem veya staj geçmek oldu. Hal böyle olunca gayet normal bir durum olan bütünlemeye kalma benim için bir kabus haline geldi. Sanki bütünlemede geçsem ne olur? Hatta geçemesem ne olur. Ülkenin en zor okulunda okuyorum.(üzgünüm mütevazi olamayacağım bu konuda) Çok çok okul uzar. Yok hedef sınav ya o zaman halledilecek. Yani okulun uzaması değil sorun, hedefe ulaşamamak.
Bu kadar özeleştirinin ardından biraz da iyi yanlarıma bakarsak en azından "onu geçeyim, en çok ben öğreneyim, ben kalıyorsam herkes kalsın" gibi çocukça hırslarım yok. Tuhaf gelmesin size. Bunu benim çevremde yapan o kadar çok insan var ki. Bu insanların 2 sene sonra doktor olup, çalışmaya başlayacak olmaları tuhaf geliyor. Hani bir söz vardır ya "ben sana kral olamazsın demedim, adam olamazsın dedim." İşte o mantık. 2 sene sonra Hacettepe'den mezun doktor olmuş ama ergenliğini hatta çocukluğunu atlatıp adam olamamış insanlarla karşılaşma şansınız var.
Gün sabaha dönerken kendim de dahil bir çok insanı böyle gaddarca gömdüğüme göre artık gönül rahatlığıyla uyuyabilirim. Herkese stressiz, musmutlu günler:)
Bugün hocanın odasının önünde beklerken heyecandan öleceğim sandım. Yok böyle bir stres ya. 3 tane prof karşında, bir kardiyoloji, bir nefroloji, bir o, bir bu Allah ne verdiyse soruyorlar. "Atrial septal defektte aradaki basınç farkı 3mmhg olmasına rağmen neden soldan sağa şant 14 litreyi bulabilir?" "Konjenital adrenal hiperplazide hiper ve hipotansiyon yapan enzim defektleri, say." Hayır çoğu zaman bildiğine de cevap veremiyorsun ki! Dersimize hiç girmeyen hoca bugün bana "ben bunu derste anlatmıştım, slaytımda vardı üstelik" dedi. Ben akıl edip de "hocam siz bizim dersimize girmiyorsunuz" diyemedim. Neyse sonuç olarak kurtuldum. Ama son zamanlarda gittikçe artan gereksiz stresim beni çocukluğuma inmeye zorladı.
Şu çocukken sınıf birincisi, hocanın göz bebeği, ispiyoncu kız vardı ya sınıfınızda, işte o bendim. Her zaman birinci ben olmalıydım. Hoca en çok beni takdir etmeliydi. Yok böyle bir hırs ya! Çok sık da okul değiştirirdim. Her gittiğim okulda ilk gün kim çalışkan, kim birinci öğrenirdim ve onları geçmek için tabiri caizse köpek gibi çalışırdım. Ve başarırdım da. Bir hedefim varsa ona ulaşana kadar ölümüne çırpınırdım. Es kaza ulaşamazsam da çıldırırdım. Neden böyleydi? Bence karakter meselesi. Yani yetiştirme tarzının, aile etkisini falan çok bir önemi olduğunu düşünmüyorum. Aynı anne baba beni de yetiştirdi kardeşimi de. Adamda hırsın he'si yok. Hayatı "takma kafaya" modunda yaşayan bir insan. Bundan bir iki sene kadar önce bir gün "Samo, oğlum büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diye sordum ve "insan" cevabını aldım. O günden beri merak etmiyorum bu sorunun cevabını.
Benim hırs olayım liseye geçince bayağı bir azaldı. Daha doğrusu değişti. Bu büyümeme mi bağlıydı yoksa benden daha iyi birilerinin varlığını kabullenmeme mi bilmiyorum. Ama iş artık başkalarını geçip, birinci olmaktan çok hedeflere ulaşmak için sınırlarını zorlamaya dönmüştü. Üniversiteye geçince de bu hedef dönem veya staj geçmek oldu. Hal böyle olunca gayet normal bir durum olan bütünlemeye kalma benim için bir kabus haline geldi. Sanki bütünlemede geçsem ne olur? Hatta geçemesem ne olur. Ülkenin en zor okulunda okuyorum.(üzgünüm mütevazi olamayacağım bu konuda) Çok çok okul uzar. Yok hedef sınav ya o zaman halledilecek. Yani okulun uzaması değil sorun, hedefe ulaşamamak.
Bu kadar özeleştirinin ardından biraz da iyi yanlarıma bakarsak en azından "onu geçeyim, en çok ben öğreneyim, ben kalıyorsam herkes kalsın" gibi çocukça hırslarım yok. Tuhaf gelmesin size. Bunu benim çevremde yapan o kadar çok insan var ki. Bu insanların 2 sene sonra doktor olup, çalışmaya başlayacak olmaları tuhaf geliyor. Hani bir söz vardır ya "ben sana kral olamazsın demedim, adam olamazsın dedim." İşte o mantık. 2 sene sonra Hacettepe'den mezun doktor olmuş ama ergenliğini hatta çocukluğunu atlatıp adam olamamış insanlarla karşılaşma şansınız var.
Gün sabaha dönerken kendim de dahil bir çok insanı böyle gaddarca gömdüğüme göre artık gönül rahatlığıyla uyuyabilirim. Herkese stressiz, musmutlu günler:)
21 Şubat 2015 Cumartesi
Kadına Şiddet
Nereden başlanılır, nasıl yazılır ki? Ölümün kolayı olur mu hiç? Daha da kötüsü öldürülmek... Cinayete kurban gitmek... Sırf birilerini mutlu etmedin diye yaşayacağın onca güzel günün senden koparılması. Hem de daha gençliğin baharında denir ya, işte tam o zaman. Kalem yazmaktan utanır ama insanoğlu yapmaktan utanmaz. Her gün bir vahşet haberiyle başlıyoruz güne. Gazetenin birinci ile üçüncü sayfaları arasında bir yerde bir kıza tecavüz ediliyor, bir kadın sevgilisi tarafından ölesiye dövülüyor, bir genç farklı siyasi görüşten olduğu için katlediliyor. Gazete okuyunca, televizyonda görünce çok mu uzak geliyor size? Gelmesin. Bunları yapan caniler hepimizin çevresinde..
Bu yazıyı okuyan kadınlar, hanginiz hayatında hiç tacize uğramadınız? Aranızda yok diyenler çıkacak eminim. Çünkü biz arkamızdan çalınan ıslıkları, atılan lafları, üzerimize kurulan mahalle baskılarını o kadar kanıksamış bir toplumuz ki bunları tacizden bile saymıyoruz. Doğal şeyler bunlar. O laf atan, bizi rahatsız eden kişi? O da doğal. Erkek işte. Peki bu erkek attığı laflar karşında, rahatsız ettiği insanlar için kimsenin tepki vermediğini görünce ne yapar? Tabiri caizse işleri büyütür. Otobüste öndeki kadına çaktırmadan dokunmalar, metroda eteğinin altını fotoğraflamaya çalışmalar derken bir yerden sonra gizlemeye gerek bile duymaz. Önde yürüyen kadının poposuna çat bir şaplak, bacağına bir cimcik... Derken "benim olmazsan taciz ederim" gerçek olur. Tecavüzler, ölümler...
Bana ilk ne zaman laf atıldı hatırlamıyorum. Ama ilk elle tacizimi 11-12 yaşlarındayken yaşadım. Dondurma alıyordum. Birden arkadan biri bir şaplak attı bana. Döndüm. Benden bir iki yaş büyük bir çocuk. Sırıttı ve koşmaya başladı. O kadar korkmuştum ki. Oturup ağlamaya başladım. Kendime gelmem bayağı bir zamanımı aldı.
Lisedeyken tayt modası olmuştu. Ben de heves etmiştim. Renkli giyinmeyi sevdiğim için kırmızı bir tayt almıştım. Üstüne de renkli bir tunik. O gün eve gidene kadar yediğim lafın, yaşlı amcalardan duyduğum "cık cık"ların haddi hesabı yoktu. Bunlara da alıştık.
Üniversiteyi kazandım, Ankara'ya geldim. Bir kere kızılayda adamın tekine çakı çekmek zorunda kaldım. Bir keresinde daha önce anlatmıştım, okul yolum üzerindeki berbere isyan ettim. Bir kere yolda yürürken adamın tekini tam beni tutmak üzere yakaladım. O an Allah ne verdiyse saldırdım adamın üstüne. Gücüm ne kadar yeterse vurdum. Ben dağ başında yaşamıyorum. Çevrede bir sürü insan gelip geçiyordu. Biri bile yardım etmedi. Sonra koşmaya başladım. Adam da peşimde. Apartmana girene kadar koştum. O korkuyla merdivenlerden yuvarlandım. Eve vardığımda korkudan on dakika kadar hiç konuşamadım. Fark edip adamın üstüne saldırmasam ne olacaktı? Beni bir arabanın içine mi atacaktı? Yoksa sürükleyerek mi götürecekti?
Daha dün okuldan eve giderken yanımdan bir araba korna çalarak geçti. Biraz önümde durdu. Ben tepki vermeden yürümeye devam ettim. Arabanın yanından geçerken pencereyi açtı 40 50 yaşlarında pis suratlı bir adam. "Ben bırakayım" dedi. "Yok" deyip hızlandım. Araba hareket etmeyince korktum. Arkama da bakamadım. Bir hışımla telefonumu aldım. Açana kadar birilerini aradım. En son annem açtı. O sırada adam geçti beni ve gitti. Eve gelene kadar telefonla konuştum. O an üşüdüğüm için ben o arabaya binsem veya adam beni zorla bindirse ne olacaktı? Benim de sonum Özgecan Aslan veya Hüsne Aslan gibi mi olacaktı?
Benim başıma gelmez diye bir şey yok artık. Sadece bunu anlayın istedim...a
Bu yazıyı okuyan kadınlar, hanginiz hayatında hiç tacize uğramadınız? Aranızda yok diyenler çıkacak eminim. Çünkü biz arkamızdan çalınan ıslıkları, atılan lafları, üzerimize kurulan mahalle baskılarını o kadar kanıksamış bir toplumuz ki bunları tacizden bile saymıyoruz. Doğal şeyler bunlar. O laf atan, bizi rahatsız eden kişi? O da doğal. Erkek işte. Peki bu erkek attığı laflar karşında, rahatsız ettiği insanlar için kimsenin tepki vermediğini görünce ne yapar? Tabiri caizse işleri büyütür. Otobüste öndeki kadına çaktırmadan dokunmalar, metroda eteğinin altını fotoğraflamaya çalışmalar derken bir yerden sonra gizlemeye gerek bile duymaz. Önde yürüyen kadının poposuna çat bir şaplak, bacağına bir cimcik... Derken "benim olmazsan taciz ederim" gerçek olur. Tecavüzler, ölümler...
Bana ilk ne zaman laf atıldı hatırlamıyorum. Ama ilk elle tacizimi 11-12 yaşlarındayken yaşadım. Dondurma alıyordum. Birden arkadan biri bir şaplak attı bana. Döndüm. Benden bir iki yaş büyük bir çocuk. Sırıttı ve koşmaya başladı. O kadar korkmuştum ki. Oturup ağlamaya başladım. Kendime gelmem bayağı bir zamanımı aldı.
Lisedeyken tayt modası olmuştu. Ben de heves etmiştim. Renkli giyinmeyi sevdiğim için kırmızı bir tayt almıştım. Üstüne de renkli bir tunik. O gün eve gidene kadar yediğim lafın, yaşlı amcalardan duyduğum "cık cık"ların haddi hesabı yoktu. Bunlara da alıştık.
Üniversiteyi kazandım, Ankara'ya geldim. Bir kere kızılayda adamın tekine çakı çekmek zorunda kaldım. Bir keresinde daha önce anlatmıştım, okul yolum üzerindeki berbere isyan ettim. Bir kere yolda yürürken adamın tekini tam beni tutmak üzere yakaladım. O an Allah ne verdiyse saldırdım adamın üstüne. Gücüm ne kadar yeterse vurdum. Ben dağ başında yaşamıyorum. Çevrede bir sürü insan gelip geçiyordu. Biri bile yardım etmedi. Sonra koşmaya başladım. Adam da peşimde. Apartmana girene kadar koştum. O korkuyla merdivenlerden yuvarlandım. Eve vardığımda korkudan on dakika kadar hiç konuşamadım. Fark edip adamın üstüne saldırmasam ne olacaktı? Beni bir arabanın içine mi atacaktı? Yoksa sürükleyerek mi götürecekti?
Daha dün okuldan eve giderken yanımdan bir araba korna çalarak geçti. Biraz önümde durdu. Ben tepki vermeden yürümeye devam ettim. Arabanın yanından geçerken pencereyi açtı 40 50 yaşlarında pis suratlı bir adam. "Ben bırakayım" dedi. "Yok" deyip hızlandım. Araba hareket etmeyince korktum. Arkama da bakamadım. Bir hışımla telefonumu aldım. Açana kadar birilerini aradım. En son annem açtı. O sırada adam geçti beni ve gitti. Eve gelene kadar telefonla konuştum. O an üşüdüğüm için ben o arabaya binsem veya adam beni zorla bindirse ne olacaktı? Benim de sonum Özgecan Aslan veya Hüsne Aslan gibi mi olacaktı?
Benim başıma gelmez diye bir şey yok artık. Sadece bunu anlayın istedim...a
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
