26 Aralık 2013 Perşembe

Yeni Yıl... Yeni Yıl... En Güzel Yıl...

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 19:31 1 yorum
           Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber iken develer tellal iken ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken uzak uzak diyarlarda değil Ankara'nın göbeğinde bir modern Rapunzel varmış. Bu modern Rapunzelimiz HÜTF adlı bir cadı tarafından bir apartman dairesine hapsedilmiş. Her gün işkence olarak ders çalışması gerekiyormuş ve cadı HÜTF her ay sınav yapıyormuş prensesi.  Üstelik her hikayeden farklı olarak onu kurtaracak bir beyaz ferrarili prens de yokmuş piyasada. (Ferrarisi olan prens değilmiş, prens olanın ferrarisi yokmuş.) Bir gün bu güzeller güzeli kızıl Rapunzelimiz günlük işkencesini yerine getirirken sınavına da üç gün kalmışken patlama sesleriyle yerinden sıçramış. "Aman Allah'ım bomba mı patladı, savaş mı çıktı" diye düşünerek camdan dışarı bakmış. Gördükleriyse kalbini daha da parça parça etmiş. Ses havai fişeklerden geliyormuş. Yılbaşıymış... Dışarıda insanlar eğlenirken, yeni yıla sevdikleriyle girerken bu biçare hapishanesinde, yapayalnız, kendinden geçmişcesine Nöroloji komitesine çalışıyormuş. O an dolu dolu gözleriyle bir dilek tutmuş. "Bu yıl farklı olsun" demiş. Ve evet dileği kabul olmuş.
          Bu kızıl Rapunzel tanıdık geldi mi?
         Yeni bir yıla giriş yapmadan, son yılın son yazısında beraberiz. Sizin için nasıl bir yıldı bilmiyorum ama benim unutamayacağım, asla dediğim her şeyi yaptığım, büyük konuşmamayı öğrendiğim, dibine kadar batıp, başına kadar çıktığım, mutluluğun doruklarında gezdiğim,ağlamaktan yorgun düştüğüm, harika arkadaşlar edindiğim, dünyanın en güzel hediyesini aldığım, saçmaladığım, uçtuğum kaçtığım, kendimi kaybettiğim, sonra geri bulduğum, sinirden kudurduğum, duvarları tekmelediğim sonra kedi gibi olduğum, bağırıp çağırıp sonra "affet" diye sızlandığım belki de en önemlisi sevdiğim, sevildiğimi bildiğim bol aksiyonlu bir yıldı. Yani yeni yıla nasıl girersen öyle gider tezi tarafımca kısmen çürütülmüştür. Kısmen diyorum çünkü ders çalışmaya hala devam. O benim ömrüm boyunca çekmek zorunda olduğum bir ceza sanırım.
           Tam bitti artık bu yıl daha da bir şey olmaz derken kıtalar ötesi gelen bir beddua bana 2013 ün sürprizlerinin son ana kadar devam edeceğini gösterdi. Hayatımda hiç bir bedduaya bu kadar içten amin dememiştim sanırım. Ayakkabı kutularından çıkan milyar dolarlar, hapise giren gemicik sahipleri, halk olarak afedersiniz donumuza kadar soyulduğumuzun böyle açığa çıkması beni zevkten dört köşe etti. İnsan çalınan paralar için sevinir mi demeyin. Eğer Türkiye'de yaşıyorsanız ve ülkenizi azıcık seviyorsanız sevinir. Çünkü zaten siz bu hırsızlığın farkındasınızdır. Bu yüzden tencere tava çalıp, biber gazıyla beslenmişsinizdir. Birilerine bir şeyleri anlatabilmek için boğazınız patlayana kadar bağırmışsınızdır. Hatta bunun için canınızdan olmuşsunuzdur. Sonuçta sizin başaramadığınızı bir beddua başarmıştır. Bunun üzerine ağlanacak halinize böyle gülersiniz işte. Belki bu sefer bir şeyler değişir diye umutlanırsınız. Umut fakirin ekmeği işte.
           Ve sıra yeni yıl dilekleri bölümünde. Huylu huyundan vazgeçer mi? Ben dileğimi abartıyorum. 2013'ten daha da aksiyonlu, bol adrenalinli, çok kahkahalı, şükretmeyi öğretecek kadar üzüntülü, ayakkabı kutusundan paraların çıkmadığı, pırlanta kulaklıkların, altın emziklerin olmadığı, insanların insan olduğu hiç unutamayacağınız bir yıl diliyorum. Bir de bol cesaret tabi... Keşkelerinizden ve acabalarınızdan kurtulun. Hayat ertelemek için de yarını düşünmek için de çok kısa. Bugünü yaşayın ama gerçekten yaşayın. Sadece cesaret. Hayalleriniz tahmin ettiğiniz kadar uzak değil. Her şey daha güzel olacak... Mutlu yıllar:)
NOT: Bu yılımı bu derece güzel kılan tüm insanlar... Hepinize sonsuz teşekkürler. İyiliklerinizle, kötülüklerinizle, iyi ki varsınız. Bazılarınız az bazılarınız çok olsa da seviliyorsunuz. Hepiniz...

12 Aralık 2013 Perşembe

Biri Beni Kurtarsın!!!

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 17:52 2 yorum
       Yok bu hayat olmadı başa sarsak? Size bunları donmuş bir burun, üşümekten acıyan ayaklarım ve hissetmediğim parmaklarımla yazıyorum. Kuzey kutbundan gelmedim. Okuldan döndüm sadece. Ayı postu da giysen Ankara'nın ayazında donmaktan kurtulamazsın ayrıca. Ben vazgeçtim artık. Sabah aydınlanırken çıktığım sıcak yuvama hava karardıktan sonra dönüyorum. Daha doğrusu artık dönebileceğimden emin değilim. Ya donarak öleceğim, ya da dalgınlıktan her gün kıl payı atlattığım arabalardan birinin altında kalacağım. Kendim öleceğim bir şey değil insanları da katil edeceğim. Bugün en son betona battım ya. Kafam ne derece uçmuşsa artık gittim betonun içine daldım. Hayır tuhaf olan betona batmam değil fark etmeyip yürümeye devam etmem. Keşke donup kalsaydım da tıp öğrencisinin ibretlik hali diye efsane olsaydım.
         Şimdiye kadar tıp seçeyim mi diye bana soran insanlara hep hem iyi hem kötü yönlerini anlattım. Zor ama yapılır dedim. İyidir dedim. Bugün son kararımı açıklıyorum: Tıp öldürmez, süründürür. Git kendini boğaz köprüsünden at anınla şanınla öl git kardeşim. Ya da tıp seç, bugüne kadar aldığın tüm beddualar bir anda gerçek olsun. Hem de sen kazandığın için göbek atarken.
        Tamam çok iyi bir insan değilim. Kin tutarım, intikamım için emin adımlarla ilerlerim ama yok bu kadarını hak etmiyorum. Yaşıtlarım bu sene mezun olurken ben sabahın köründe uyanıp -10 derecede okula gidip 7-8 saat ders dinleyip, akşam eve gelip onları çalışıp bir de "anlatmadığım yerden de sorarım haaa!" diye tehditler savuran sayın hocalarımın ağızlarından çıkan her kelimeyi ezberlemek zorundayım. Ben de insanım benim de canım var demiyorum artık. Çıksın benim canım. Tıp yazarken hiç düşünmeyen kafam kırılsın. Ayrıca beni tıp yazmaya teşvik eden sayın genel cerrahi uzmanı babacığım da beni hiç sevmiyormuş. Yani bir insan çocuğunu böyle bir işkencenin içine sürükler mi?
        Hadi bir şekilde düşe kalka bitse okul. Keşke her şey bu kadar olsa. Bu aralar herkesi bir dershane telaşı almış. Şimdiye kadar ücretsiz gittiğimiz bütün dershaneler öc alıyor sanki. 8,5 bin liranın altına imza attım ben. Bitmek bilmeyen dersler, sınavlar, ölümcül komiteler, 36 saatlik nöbetler, Tus, yds... Ne için? İnsanları mı kurtaracağım? Peki beni kim kurtaracak? Genç yaşımda bittim ben! Ben ölmeyeyim kimler ölsün a dostlar! (ne iğrenç şarkısın sen ya)
          Şimdi diyorsunuz ki "Ne atarlandın! Madem öyle bırak.." Artık mahalle baskısını da aile beklentisini de geçtim. Hayatımın baharında yaktığım üç, hazırlıkla beraber dört yılıma yanarım. Bari gittiler bir işe yarasın. Ama siz gençler henüz kendini yakmamış olanlar ya da tıp içinde bir ukte olarak kalmış olanlar. Ben çektim siz çekmeyin. Yaşarken ölmeyin. Ve beni sevmeyen, tıp kazanınca fesatlığından kuduran tüm insanlar... Aslında ben değil siz kazanmışsınız, sevinin izin verdim.
         Ne diyordum? Bu hayat olmadı. Ben başka istiyorum. 2 gün sonra doğum günüm.  6 gün sonra bir endokrin komitem olduğu için ne doğum günü kutlayabileceğim ne de parti verebileceğim. Ben isyan etmeyeyim de kimler etsin yahu! Neyse konuya dönersek bu sene tek bir dileğim var: Biri beni kurtarsıııııınnnnnnnnnn! Yada sayın ilahi güçler biz bu hayatı bitirip baştan başlatalım olmaz mı? Çok bir şey istemiyorum insan gibi yaşasam yeter. Benim ayın 20sindeki komiteme kadar sahip olamayacağım mutlu günler sizlerin olsun. Ben gidip çalışma masamda ağlarken çalışayım bari.
       

24 Kasım 2013 Pazar

Herbir Şeyin Suyu

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 01:02 2 yorum
      Hayatı uçlarda yaşarım ben! Böyle söyleyince ne kadar havalı duruyor değil mi? Tercümesini yapıyorum: Her şeyi bokunu çıkartacak kadar abartırım. Ve tüm havam söndü.
 
  Bir şeyi tadında bırakmak diye bir olay vardır. Hani güzelse sıkılmadan, bıkmadan kötüyse uzatmadan falan filan. Bende hiç öyle şeyler yok. Sonuna kadar gideceğim. Yemeği mide fesatı geçirmeden bırakmam, çeneme kramp girmeden susmam, çevredeki tüm kargaları kaçırmadan şarkı söylemeyi kesmem... Bu gün çay sarhoşu oldum. Komik değil mi? Hatta şuan da hangover durumundayım. Başım ağrıyor, midem bulanıyor. Niye? Çünkü normal insanlar gibi yudum yudum içmedim. iki bardakta bırakmadım. Üç litre çay içtim. Camışlar bile saygı duruşuna geçti artık. Haberi alan kahveci Müjdat amca "benim dükkanda iç çok borcum var" diye beni aradı. Gerçek hayatı geçtim dün gece de rüyamda iki karton (şu en büyüklerinden) yumurta yedim. Yazarken bile midem bulanıyor. Uyandım ağzımda yumurta tadı var. Düşünmek bile istemiyorum. Uzunca bir süre kahvaltı etmeyeceğim sanırım.
      Sadece maddi değil manevi olarak da abartmak da üstüme yok. Sevdik mi delikanlı gibi, sildik mi
monami gibi.. Off tamam esprinin de en iğrencini yapıyorum. Buradan da zaten "kalbinde yer yoksa güzelim, merak etme ben ayakta da giderim", "ölüme gidelim dedin de benzin mi yok dedik", "uğraşma baba yorgun" diyerekten kamyon şöförüne bağlayacağım. Ne diyordum? Duygularım da uçlarda arkadaş. Birini sevmedim ya zannedersin en sevdiğim elbisemle yer bezi yaptı. Yok böyle bir nefret. Bu nefreti hak edecek ne yaptı? Bakışı yeter. Sevmedim mi sevmiyorum işte. Birine de kanım ısındı mı tamam. İki günde "kankeyta" ünvanını yapıştırıyorum.  Az bi normalleşsem ne olur? Hani hayatı normal yaşasam.. Bazı şeyleri zamana bırakmayı öğrensem... Aaaa! Sabır mı zaman mı? Onlar da ne? Yok benim lügatımda bu sözcükler. Verin bana suyunu çıkartayım herbir şeyin.
       Geçen biraz uyuyayım dedim bıraksalardı yaza kadar kalkmayacaktım. 15 saat.. Zannedersem içimde bir ayı barınıyor. Özellikle uykuda ve yemekte bunu çok hissetmeye başladım. Millet içindeki çocuğu öldürür ben ayıyı doyuramıyorum arkadaş!
       Kendime çok kızdım uykum kaçtı. Neyse böyle yazınca rahatladım biraz. Sanki günah çıkardım. Hale bak! Bu çay gerçekten mi kafa yaptı yahu? Siz siz olun abartmayın dostlar! Abartıp kendinizi süper kahraman sanmayın. Her kötüye ceza vermeye uğraşmayın. Çevrede kötülerinden memnun olan çok vatandaş var. Onların yakınma malzemelerini alırsanız siz kötü olursunuz. Kesin bilgi, tecrübeler dile geldi... Mutlu günler :)

18 Kasım 2013 Pazartesi

Çene

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 19:39 0 yorum
        Şu çenesinden benim kadar çok çeken bir insan evladı var mıdır acaba? Mübarek bi kapan artık ya! Kendime engel olamıyorum. Hayır bir şeyim de gizli kalsın dimi? Dün tanıştığım insan bugün hayat hikayemi anlatır çok iddialıyım.
         İki çeşit çok konuşan insan vardır. Tip 1 boş konuşur. Dinleseniz de dinlemeseniz de çok bir şey kaybetmezsiniz. Hatta yanınızda 2 saat aralıksız konuşsa sonunda "eee ne anlattı ki bu?" dersiniz. Mesela kırmızıyla beyazı karıştırınca pembe olduğunu, keki üç yumurtayla yaptığını, iki sene önceki Beşiktaş formasını daha çok sevdiğini falan anlatır. Tek kaybı harcadığı ATPleridir.
        Tip 2'ye gelirsek... En büyük özelliği saydam olmasıdır. "Her insanın sırları vardır" sözü onun için geçerli değildir. Başkasının sırrını koruyup kollarken (tabi unutması yüksek ihtimal) kendi sırrını pardon yanlış oldu kendi sırrı hiçbir zaman olmaz ki. Bir de en anlatılmayacak kişiye en anlatılmayacak şeyleri anlatmasıyla meşhurdur. Üstüne üstlük bu insan evladı diyelim ki bir olay yaşasın anında birilerine anlatma potansiyeline sahiptir. Karşıdaki kişinin kim olduğu çok mühim değildir o an. Tip 2'nin beynindeki nöronlar o an "Anlaaaat anlaaat" diyen bir canavara dönüşmüştür. Yoksa içi rahat etmez. Bu tip insanların çevresinde de iki çeşit insan vardır. Ya onu çok sevenler ya da nefret edenler. Kendini tutmak gibi güzel bir huyu olmadığı için aklına geleni direkt söyle sonuç: kaliteli dost, fazla düşman...
        Sanki niye tip 2 dediysem. Hazan desem de olurmuş. Bu özeleştirimi bile tüm sanal aleme paylaşmasam olmazdı. Bir şeyim de gizli olsun yahu! Benle kimse doğruluk mu cesaret mi oynamak istemiyor. İtiraf edeceğim hiçbir şeyim yok. Çok ezikliğini yaşıyorum bu durumun. Bir gün bu herkese olan sonsuz güvenimle bütünleşen sayın çenem yüzünden başıma öyle bir iş gelecek ki o zaman tam susacağım. Bu günün geç ve güç olmasını umaraktan size mutlu günler dliyorum:)

28 Ekim 2013 Pazartesi

Sosyal Medya

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 23:47 0 yorum
        "Üst kattaki kızın gönlünün efendisi mi ne geliyormuş kaç gündür kız bağıra çağıra bir hal oldu gelsin artık" cümlesini kafamda kurup twitter alemine aktarmayı nöronlarımdan geçirdiğim anda kendime sosyal diyet uygulama zamanımın gediğin anlamıştım. Tabi bu tek neden değildi. Geçen kendini barda etiketleyen arkadaşım telefonu "evdeyim evdeyim" diye açtığından beri şüphelerim vardı. Facebook durumuna "Selena Gomez'ciğimle çay keyfi" yazan insanın da bayağı etkisi oldu tabi. Angara'nın bağlarında yaşayan insanın yaşadığı şehir olarak Los Angel'i göstermesine tam alıştım derken bu kadar yalan bana fazla geldi. En son "Hazan her şarkıda bir şey buluyorsun yok burada şununla dinlemiştim, yok bu şarkı beni anlatıyor, çok duygulandım, içim acıdı" şeklindeki kendimle ciddi konuşmalarım sonucu da kendime müzik yasağı koymuştum. Şuan bu yazıyı Number One eşliğinde yazıyorsam sosyal diyetim konusunda da şüphelere düşebilirim.

       Bir de son zamanlarda insanların gerçek ve sanal kişilikleri arasında uçurumlar oluştuğunu fark eden tek ben değilim sanırım. Adam bir twitler atıyor bir durumlar yazıyor sanırsın Sezen Cumhur Önal. Öyle romantik, öyle hassas. Gerçek hayatta bir bakıyorum ellerini yere koysa babannemin öküzü, dik dursa bizim bahçenin kavak ağacı. Yok böyle bir duygusuzluk, kabalık. Ruh durumları da bir tuhaf. Geçen gün bir arkadaşım öyle şeyler yazmış ki sanırsın uçurumun kıyısında. ("Biri dürtmese bari düşecek şimdi" cümlesini içimden geçirdiğim doğrudur.) Bende iyi arkadaşım ya hiç dayanamam. Zaten başıma ne geldiyse bu "bol sevgi gösterilerim" yüzünden geldi ya neyse. Hemen bir mesaj patlattım. Zavallı zaten üzgün direkt sormayayım diyerek "naber? ne yapıyorsun?" şeklinde bir mesaj atma gafletinde bulundum. Ben burada bir başıma boynum bükük, dünyadan kopuk, aç, sefil (tamam be abartma) ders çalışırken adam meğerse kopuşlardaymış. Bunu öğrendikten sonra kendi iç dünyama yaptığım yolculuk sonucu çevremde benden daha kötü durumda insan olmadığını, acınacak birisi varsa onun da ben olduğumu öğrendim. Malum çok okuyan değil çok gezen bilir. Ama benim iç dünyam bayağı bir büyük olduğu içindir herhalde kendime gelmem bayağı bir zamanımı aldı.Tabi ki bunun tam tersi modellerimiz de mevcut.
         Geçen bir arkadaşımla buluştum (bu ne ya normal arkadaşım yok mu benim?) bir başladı anlatmaya yazsaydım net 3 sezon 39 bölüm dizi. Dram, ihtiras, aşk, acı... Tam da bizim insanımızın sevdiği türden. İyi bir şey olsa izlemeyiz nedense. Neyse... İşte ben zavallı geldim eve. Sanki bana neyse? Yok ama dedim ya iyi arkadaşım. Evden Lady Gaga çıktı Ümit Besen döndü. Damardan rakı verecem kendime o derece içselleştirdim olayı. Kafa dağıtayım diyerekten girdiğim facebookta arkadaşımın kahkaha pozlarının altına "keyiften ölüyorum" tarzındaki yorumlarını okuyunca "Allah'ım ağlama duvarı mıyım ben ya?" sorusuna içten "yok azıcık kerizsin" şeklinde bir cevap geldi. Ben yine de olaya iyi tarafından bakmaya çalışacağım. Belki de birilerinin üstünde "iyiyim, senden sonra süperim" etkisi yaratmaya çalışıyordur.
          Bu sosyal güvensizliğimi uzun süre üzerimden atamayacağıma eminim. Ah beni bu hale getirenler utansın. Ehehehe bu arda televizyonda da Selena Gomez var. Galiba arkadaşımın çay partisinden geliyor. Biliyorum bana da doyum olmuyor ama hayatta yapmayı en çok sevdiğim şeylerden top üçte olan uykuyu büyük bir zevkle gerçekleştirmek üzere huzurunuzdan ayrılıyorum. Mutlu günler:)
           

26 Ekim 2013 Cumartesi

Lanetli "Tıpçılar"

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 18:55 2 yorum
            Nedir bu insancıkların "tıpçılar"la alıp veremediği anlamış değilim. Özellikle kızları (bende bu gruba üyeyim sanırım) yerden yere vurmaya pek bir hevesliler. Nasıl oluyorsa hem paspal hem havalıymışız. Bir de genellemeler yapıyorlar ya aman Allah'ım al canımı da kurtulayım.
            Bakın size geliyor bu itiraflar: Evet aslında biz tıraş oluyoruz. Hatta sınav dönemleri onu bile yapmıyoruz böyle bir karış sakal bırakıyoruz ama kör talih hala sözümüz dinlenmiyor. Hepimiz diş telli ve gözlüklüyüz. Hem de dişlerimiz o kadar bozuk ki altı yıl kalıyor o teller. Aslında hepimizin ailesinde bir vampir var. Dişlerimizi atalarımıza borçluyuz. Lensin icat olduğundan da haberimiz yok bizim. O kadar derse gömülmüşüz ki geçen yüzyılda yapılan bu gelişimi hala hayatımıza geçiremedik.
           Moda, kıyafet hiç anlamadığımız konular. Hepimizin bir kat kıyafeti pardon eşofmanı var. Onu yıkadığımız gün de okula gidemiyoruz o derece.
          En önde oturmak için de birbirimizle kavga ettiğimiz doğrudur. Hatta komitede en yüksek notu alıp aynı zamanda en önde oturmaya devam eden biri olursa toplanıp onu yiyoruz. Sonra kemiklerini inceleyip anatomiden en yüksek notları alıyoruz. Anlayacağınız her parçasını değerlendiriyoruz. Ne yazık ki sadece öyle zamanlarda birlik olabiliyoruz. Yoksa hiç arkadaşımız da yok bizim. Birbirimizden de nefret ederiz.
           Türkiye dereceli olduğumuzu her fırsatta dile getirmekten geri durmayız. Mesela ben ekmek almak için bakkala gittiğimde lafa "Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?" diye girer "şuan karşınızda koskoca Türkiye 250.si duruyor. Ona göre ekmeğin en iyisinden en vitaminlisinden verin" diye devam ederim.
          En büyük eğlencemiz birbirimize yalan söylemektir. "Ya canıııııım ben bu komite hiç çalışamadım. Konularım bir türlü yetişmiyor.." Bunu söylerken aslında 28. tekrarımızı yapıyor oluruz. Birbirimize not vermemek içinde aynı eğlenceye başvururuz. "Ben o derse girmedim ki!" cümlesinin gerçeği "Girdim, en öne oturdum, hocanın ağzından çıkan her kelimeyi noktası virgülüne yazdım ama senden bir puan fazla almak umuduyla veremem notlarımı ha ha ha"dır. Partiymiş barmış hiç bilmeyiz. O düzenlenen partilerde de bakmayın afişlere falan DJ bile "tıpçı" ya hep beraber ayin gibi sabaha kadar ders çalışıyoruz. Hatta şu "work hard, play hard.." şeklindeki şarkıyı değiştirdik "work hard work hard work harder.." yaptık. Çalışırken de onu dinliyoruz.
 
        Öyle sevgiliymiş manitaymış cık cık cık. Hiç bize göre şeyler değil. Tabi aramızda bir kaç istisna çıkmıyor değil. O fazla cesurlarımız da kütüphanede buluşup beraber sabahlıyorlar. Kadavra resimlerine bakıp latincelerini ezberlerken, mikropların özel hayatlarını deşerken yapılan romantizmin tadını siz hiçbir zaman anlayamazsınız. Şimdi merak ettiniz tabi nasıl sabahlıyorsunuz hiç mi uyumuyorsunuz diye. Yok bizim uyku genlerimiz alınmış. Bir üst model insan olduğumuz için sanırım. Madem bu kadar şeyi söyledim son bombamı da patlatayım. Aslında biz uzaylıyız. Hiç bir insani duygumuz yok. Üzülmeyiz, sevinmeyiz, mutlu olmayız.. Kalbimiz de yok bizim. Kan dolaşımımız bile beyin üzerinden oluyor. O yüzden bizi istediğini gibi kırabilirsiniz, hakaret edebilirsiniz, üzmeye çalışabilirsiniz. Başarılı olamayacaksınız hi ha ha!
         Tarikatımızın en karanlık sırlarını ortaya döktüm. Şimdi cezamı merak ediyorsunuz. Ama "tıpçılar" bu yazımı okuyamayacak kadar meşguller. Rahatım o yüzden. Şimdi uzamış sakallarım, gözlüğüm, tellerim hep beraber mabedim olan çalışma masama döneyim. Size harika hayatlarınızda iyi eğlenceler...
NOT: Boşuna mutlu numarası yapma, mutsuzluktan öldüğünü biliyorum hi ha ha..

24 Ekim 2013 Perşembe

Televole: "Tek Hücreliler"

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 16:39 0 yorum
      Birileri beni özlemiş mi? Hazan bi yazı yazsa da okusak mı diyor? Kulaklarım da çınlıyordu zaten. Tabi ki yalan.. Komiteme sayılı günler kaldı. Ders çalışmayacak olsam da vicdanımın sesi dışarıdan duyulur korkusuyla insan içine çıkamıyorum. Dört duvar arasında kalınca da birden blog aşkına geldim. Öncesinde Candy Crush'a sarmıştım. 37. bölüme geldiğim anda içimdeki Hazan'ın "sen iyice işsize bağladın haa!" şeklindeki yorumunu ciddiye alarak telefonumdaki tüm oyunları silme kararı aldım. Sabır ve beklemek kelimeleri beni her zaman teğet geçtiği için bu kararımı anında uyguladım. Sonuç: on dakikada bir girilen (hatta bazen 8 oluyor) facebook ve twitter. Çoğu zaman girdiğimde okuduklarımı tekrar okumak zorunda kalıyorum. Hatta bu işsizliği o kadar abarttım ki foursquare'da kim kiminle neredeymiş olayına bile girdim. Bu arada foursquare demişken aklıma geldi. Tam "altın günü teyzeleri"ne uygun bir olay değil mi?
   
   Artık üçüncü sınıfım. Yok öyle kadavranın kolu nerde, bacağı nereye gitmiş olayı. Bu komitedeki ilgi alanımız tek hücrelilerin hayatları. Hayır incelemeyelim demiyorum ama zavallılarda özel hayat denilen bir olay kalmadı. Her laboratuvarda besi yerlerine yerleştirip hadi bir güzel çoğalın siz diye tembihliyoruz. Bu da yetmezmiş gibi birde boyayıp mikroskoba yatırıyoruz. Zavallıcıklar zaten ilaçlara nasıl direnç geliştireceklerini şaşırmışlar.
 +Orhan abiiii, var mı sende penisilin direnci?
 -Olmamı Kenan'ım istediğin direnç olsun al şu genleri güle güle kullan.
 +Allah razı olsun abi be. Bu şerefsizler yüzünden çoluk çocuk aç açıkta kaldık. Ben şimdi bunu aldım ya kesin başka ilaç uygularlar. Şerefsiz bunlar, şerefsiz...
       Parazitlerin durumu daha zor. Düşünsenize üremek için sineğe, böceğe muhtaçlar. Kanda dolan dur. Böcek gelecek ısıracak o sırada fırsattan istifade böceğe geçeceksin de üreyeceksin.
 +Kız Aysel sen hala buraada mısın? Karta kaçtın kızım sen diyim ben sana.Yaşıtlarının torunları bile enfeksiyon yapıyor.
 - Kör olasıca anofel sinek karısı bi gelemedi ki gideyim. Çürüdüm buralarda çürüdüm şu genç yaşımda. Kesin Hayri başka plazmodium bulmuştur oralarda. Erkek değil mi hepsi aynı bunların.
       Yakında bakteri hakları, virüs özel hayatı, mantar etik ilkeleri diye bir şeyler çıkarsa hiç şaşırmayacağım.
       Zavallıcıkların özel hayatlarını deşifre etmekten daha güzel yanı ne biliyor musunuz? İsimleri... Mübareğe bir isim vermişler demek için dil, gırtlak, ses teli kombinasyonunu sonuna kadar kullanmak lazım. Erysipelothrix rhusiopathiae... 100 trilyon hücrem olacağına tek hücreli olaydım da şöyle havalı bir ismim olsaydı diyor insan. Ama şimdi yiğidi öldür hakkını ver. Bu tek hücreli vatandaşların yine en büyük faydası biz tıp öğrencilerine. Böyle tek solukta ismini söyleyince kendimizi büyük doktor zannediyoruz. Bir havamız oluyor ki sormayın. Sonra "tıpçılar havalı" muhabbetlerine konu oluyoruz. Bu bizim suçumuz değil inanın tek hücrelilerin.
         Bu kadar muhabbetlerini çevirdik, kulaklarını  çınlattık şunların yanlarına gideyim de iyice bir çalışıp gönüllerini alayım. Hep bir bahanem var değil mi? Mutlu günler:)


 

Bir Garip Doktor Template by Ipietoon Blogger Template | Gift Idea