9 Mayıs 2018 Çarşamba

Medeni Durumsuz

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 02:17 0 yorum
          Bu yeni kimlikler diyorum, acaba çapkın erkekleri korumak için mi yapıldı? Neden medeni durum yazmıyor? Günümüz şartları ortada. Artık kimseye güven olmuyor. Sosyal medya Güzin Abla tarzı paylaşımda bulunan sayfalarla dolu. Klasik muhabbet: “İnternet üzerinden tanıştık. Muhabbet ilerleyince buluşmaya karar verdik. 2 yıl sevgili olduk. O kadar ilgili ve mükemmeldi ki... Sonra evli ve üç çocuklu olduğunu öğrendim. Dünyam başıma yıkıldı.” İnstagramdaki bu tarz paylaşım yapan sayfalara baksan, sanırsın on evli adamın dokuzu “bekarım” diyerek sevgili yapıyor. Hayır evli, çocuklu ve işi olan bir insan, günümüz şartlarınlaki standart bir ilişkiye ayıracak zamanı nasıl buluyor anlamış değilim. Biliyorsunuz ilişkiler artık Cem Yılmaz tabiriyle “neredesin aşkım?” “buradayım aşkım” boyutunda. “Sevgilim bir saat on üç dakikadır mesaj atmıyor. Umarım başına bir şey gelmiştir. Aksi takdirde ben başına kötü şeyler getireceğim!” diyen kızı da duydu bu kulaklarım. Yani bu çapkın mı dersiniz yoksa güzel küfürlerle mi hitap edersiniz bilemediğim evli adamlar Sihirli Annem dizisindeki Perihan periyle anlaşmış olacaklar ki zamanı geri alıp alıp iki kadına da ayıracak vakti bulabiliyorlar. Artık nüfus cüzdanında da medeni durum belirtilmediğine göre paranoyak  bir kıza denk gelip “kimliğini göster” deme durumunda, yakalanma ihtimali de ortadan kalkıyor. Ben insanların medeni durumları alınlarında yazsın, kimse kimseyi bu kadar büyük kandıramasın derken sayın devlet oldu mu bu yaptığın?
            Yine bir çapkın koruyucu yöntem olarak: rezidans.... Sevgili insanlar zaten kendi iç dünyamızda yalnızlaşmaya mahküm edildiğimiz bir devirdeyiz. Kimse kimseyi anlamıyor, anlama çabasında dahi bulunmuyor. Biz ise bu durumda kendimizi daha da yalnızlaştırmak adına yüksek yüksek binalar kurup, “komşuluk” denilen kavramın hiç olmadığı, asansörde karşılaşan insanların birbirine selam bile vermediği, 7/24 kamera ve güvenlikle izlenen rezidanlara maaşımızın yarısını yatırıyoruz. Gittikçe dünyamızı, yaşam alanımızı daha da küçültüyoruz. Artık “Tanrı misafiri” kavramı tarihe karıştı. Kimse kimseye çatkapı, misafir olarak bile  gidemiyor ki! Düşünün Türk dizi ve filmlerini... Kız sevgilisine sürpriz yapmak için gelir, kapıyı çalar ve kapıyı bir sarışın açar... Artık yok. Kız sevgilisine sürpriz yapmak için geliyor. Kapıdaki güvenlik adamı arıyor. “Bilmem kim hanım kapıda” diyor. Adam, kız bilmem kaç metrekarelik siteyi yürüyüp, bilmem kaçıncı kattaki eve çıkana kadar evdekini yolluyor. Kimse yakalanmıyor, herkes mutlu.
           Aslında günümüz şartlarında insanların istediği biraz da bu değil mi? Ben hiçbir şeyi sorgulamayayım. Üç maymunu oynayayım. Ve cehaletin en ratlı meyvesi olan mutluluğu kazanayım. Alan memnun, satan memnun. Diyorum ki acaba ben ne zaman ayak uyduracağım bu zamana? Taş devrine ışınla beni Scotty!
           

13 Nisan 2018 Cuma

Aldatmak

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 10:36 3 yorum
             "Bazı insanlar bahtsızdır. Rahmetli anneannem 'talahım(talihim) bok' derdi. Aynen o şekil. Zavallılar ne zaman mutlu olacaklarını düşünseler başlarına bir iş gelir." Evet bu daha önce size yazdığım "börek aşkı" (http://hazancitlak.blogspot.com.tr/2017/10/borek-ask.html) hikayesinin giriş kısmı. Yine aynı şekilde başlamak istedim yazıya. Çünkü o yazıda bahsettiğim bahtsız Bedevi arkadaşımı yine çölde kutup ayısı öpmüş. 
                Ben hikayeyi kişi ve zaman karışıklığı olmasın diye onun ağzından yazacağım. Yazmak için kendisinden izin aldım, sorun yok. "Yaz, yaz da insanlar hallerine şükretsinler" dedi.  Yazıda geçen mesajları da bizzat okudum ve öyle yazıyorum. Baştan uyarayım, bu seferki olay beni hiç güldürmedi. Kendi başına her gelene kahkahalarla "bunu da yaşadık be" diyen arkadaşım da bu sefer gülerek anlatmadı. Hazırsak başlıyorum...
                 "En son biliyorsunuz 3 aylık sevgilim ev arkadaşımın yaptığı börekleri yiyebilmek için benimle barışmış ve sonrasında sırra kadem basmıştı. O olayda kendimle dalga geçip bayağı bir gülmüş olsam da başıma daha önce gelenleri de hesaba katarak insanlara karşı derin bir güvensizliğin içine düştüm. Bu nedenle bir süre hayatıma birini almadım. Yeni arkadaş bile edinmedim. Hatta bir süre evde hapis hayatı yaşadığımı bile söyleyebilirim. Demek ki ben kötü insan çekiyordum. Bu yüzden insanlardan uzak durmalıydım. Ama baharın gelişiyle birlikte gevşeyen gönül yaylarım yakarışlarıma karşı kayıtsız kaldı. İçimdeki beni her bokun içine düşüren o ses "Daha ne kadar kaçacaksın?" dedi. Keşke "ömür boyu" deseydim ama diyemedim. Ve tahmin ettiğiniz üzere birisiyle tanıştım. Aslında çok öncelerden tanıştığım bir insandı kendisi. Sadece aynı ortamda bulunma fırsatımız olmamıştı. Kaderin ağları mı dersiniz, feleğin işleri mi bilinmez bir gün bir yerlerde yolumuz kesişti. Aramızda başlayan bir muhabbet sonrasında telefondan devam etti. Bu muhabbetin konusu önemli ama. Konu benim ne kadar kırılmış olduğum ve insanlardan neden bu kadar uzak durduğum üzerineydi. Günlerce devam etti bu muhabbet. Kendisi her insanın bir şekilde başkaları tarafından kırıldığını, bu yüzden karşımıza çıkacak iyi insanları cezalandırmamamız gerektiğini savunuyordu. Mantıken haklıydı. Ancak gel gör ki beni bu hale 'çok iyi insanlar' getirmişti. Muhabbet bir yerden sonra günlük hayata döndü. 'Nasılsın? İyi misin?" tarzında... Sonrasında yeniden buluştuk. Sonraki gün yine buluştuk. O kadar hızlı ilerliyordu ki bir şeyler, müdahale bile edemiyordum. Ben sütten ağzı yanan insan olarak çok temkinli yaklaşsam da o bodoslama gidiyordu. Ve benim de ona eşlik etmemi bekliyordu. Artık alelade benden hoşlandığını dile getirmişti. Bütün bu olaylar 15 gün içerisinde yaşanıyordu. Ben ne yapacağımı bilemez vaziyetteydim. Kalbim ona ayak uydurmak isterken beynim 'başına gelenleri unutma' diye fısıldayıp duruyordu. Yalnız şunu söylemeden geçmeyeyim. Hemen hemen her buluşmamızın konusu benim ne kadar kırılgan bir insan olduğum, beni bu hale getirenleri bulursa kazığa oturtmak istediği şeklindeydi. Tabi devamında "ben asla kırmam, üzmem"ler sıralanıyordu. Beni görmek için her gün neredeyse 1 saat yol çekmesi, beni ikna etmek için verdiği uğraş... Hepsi o kadar inandırıcıydı ki beynim günler içinde lal oldu. Artık tüm hakimiyet kalbimdeydi.
                 Resmen bir rüya yaşıyordum. Beraber o kadar çok eğleniyorduk ki! Her sabah kocaman bir gülümsemeyle uyanıyordum. Evet her şey harikaydı ve aslında içten içe bu harikalığın altından bir şey çıkacağını hissediyordum. Bunu engellemek için, sanki mümkünmüş gibi, ilk günden ona "Senden tek ricam var. Bana asla yalan söyleme" dedim. Verdiği tepki "sana neden yalan söyleyeyim ki?" şeklindeydi. "Mantıklı" dedim kendi kendime. "Bir palyaço neden yalan söylesin ki?"
        Sevgililiğimizin 3. gününde ilk kavgamızı yaptık. Konu benim duygularımı yeterince yansıtmamam üzerineydi. O beni çok seviyordu (Ne ara bu kadar sevdi? diye düşünmedim değil) ama ben ona karşı hep temkinliydim. Ona karşı vicdansız, egoist ve bencildim. O daha önce bana insanların yaşattığı kötü şeylerin bedelini ödemek istemiyordu. Sadece ona güvenemi istiyordu. Beni asla kırmaz ve üzmezdi. Biz çok uzun zaman beraber olacaktık. Beni asla bırakmayacaktı. Ne kadar klişe olduğunun farkındayım ama insan inanıyor veya inanmak istiyor işte. Özür diledim. Haklıydı. Börekleri alıp giden de daha önce kalbimi hiç acımadan çat diye kıran da o değildi sonuçta. 
             Henüz flört aşamasındayken bana iş nedeniyle Almanya'ya gideceğini söylemişti. Kiminle gideceğini, gideceği kişiyle arasının pek iyi olmadığını, muhabbet etmesi gerekirse onun köpeği olduğunu ve onun hakkında konuşacağını uzun uzun anlatmıştı. Sonrasında uçak saatlerini, nerden aktarma yapacaklarını, gideceği şehire ulaşmak için araba kiralayacaklarını ve çok gergin olduğunu söylemişti. Gidiş zamanı bizim birinci haftamızın sonuna denk geliyordu. Son gün vedalaşırken "hiç gitmek istemiyorum" demişti. Sonra havaalanına giderken aramıştı. İstanbul aktarmalı uçacaktı. 5 saati vardı havaalanında. Sonra gece 3'te Almanya'ya uçacaktı. En son İstanbuldayken "seni bu kadar çok severken güle güle gelebilirim ama güle güle gidemem" demişti. 
                İster iç ses deyin ister paranoya ister tecrübe... Bu kadar açıkça anlatmış olsa da planını bir şeyler beni rahatsız etti. Henüz o istanbuldayken açıp uçak saatlerine baktım. Bahsettiği şirketin dediği saatte uçuşu yoktu. Kendi kendime "saçmalama" diyerek uyudum. Sabah uyandığımda telefonumda mesaj vardı. 7.30'da vardığını ve arabayı beklediğini bir de beni çok çok çok sevdiğini yazmıştı. Geri cevap verdiğimde mesaj iletildi. Yarım saat sonra içime kurt düştüğü için yeniden mesaj attım ve yine iletildi. Verdiği cevap "benzin istasyonunda durduk" şeklindeydi. Ama benim içim içimi yemeye başlamıştı bir kere. Bahsettiği uçak firmasını aradım ve gece uçuşu olmadığını öğrendim. Yalan söylüyordu biliyordum ama içten içe yanlış anlamış olmayı diliyordum. Sonra bu bana mesaj attı. Gideceği yere varmıştı. Toplantıyı bekliyordu. Uçukta hiç uyuyamamıştı, çok yorgundu. Sabır konusunda hiç yetenekli olmadığım için anında sordum neden yalan söylediğini. Önce inkar etti. Şehir ve uçak firması isimlerini karıştırdığını söyledi. Ama dediği firmanın da gece uçuşu olmadığını internetten teyit edince hayattımın en korkunç mesajını okudum. 'Gece İstanbul'a geldim. Eski kız arkadaşımla kalıyorum. Biz elimizde olmayan nedenlerle ayrıldık ve şimdi o evleniyor ve evlenmeden önce benimle zaman geçirmek istedi. Bu senden önce ayarlanmış bir şeydi. Sonra sen çıktın karşıma. İptal edebilirdim ama etmedim. Çünkü ben de onunla zaman geçirmek istiyorum. Bunu sana anlatsam anlayamazdın. Bu kadar geniş değilsin. Ama burada üzüleceğin bir durum yok.' Sonrasında 20 kez aradım. İnanamıyordum. Bir insan bunu neden yapardı ki? 'Açabileceği pozisyonda değilmiş.' Artık bu cümleden ne anlarsanız... Kafamda sadece tek bir soru dönüyordu: neden? Ben onu sevmiştim. Bir haftada bir insan ne kadar çok sevilebilirse o kadar sevmiştim. Ben ona inanmıştım, güvenmiştim. Birinci haftadan aldatılmıştım. Hem de ilk muhabbetimizin benim ne kadar çok kırıldığımla ilgili olduğu insan tarafından. 
          Yıkıldım. Bu sefer ne gülebiliyorum ne de dalga geçebiliyorum. Hayatım iki bin bölümlük saçma günlük dizilere döndü. Başıma artık ne gelebilir ki dedikçe yenisi geliyor. İnsanlar nasıl bu kadar vicdansız olabiliyordu? Bana empati yoksunu olduğumu söyleyen insan bunu nasıl yapabiliyordu? Ya o kız... Evleniyormuş. İki gün sonra "canım kocişim" diye fotoğraf atmayacak mı? Acaba o nasıl bir yalan söyledi? Sanırım ömrümün sonuna kadar bütün perdelerimi çekip evimde herkesten uzakta yaşamam lazım. Ama ben, gelsin ve beni ikna etsin istiyorum. 'hayır öyle olmadı' desin. Nasıl bilmiyorum ama bir şekilde inandırsın beni. 'Uzaylılar kaçırdı, bizi ayırmaya çalışıyorlar' dese inanacak vaziyetteyim. Bazen keşke hiç bakmasaydım o uçak saatlerine, keşke aptal aşık olsaydım da bunu yaşamasaydım diye düşünüyorum. Eğer seçme şansım olsaydı, ben bu güvensizlikle hayatıma devam etmektense salak yerine konulmayı tercih edebilirdim." 
             Arkadaşımı yıllardır tanırım. Gerçekten bela çeken bir insandır. Ama o bunları her seferinde gülecek bir duruma çevirir. Tanıdığım en güçlü insan bile olabilir. Onun yaşadıklarını ben yaşasam depresyondan hiç çıkmazdım diye tahmin ediyorum. Ama bu sefer farklı. İlk kez bu kadar dağılmış gördüm onu. Yaptığı paranoyanın gerçek çıkması, adamın(?) eski sevgilisinin yanına giderken ve yanındayken arkadaşıma attığı aşk dolu mesajlar... Vay be dedim kendi kendime. Gerçekten bu kadar kötü olabiliyormuş demek ki insanlar. Bu dinlediğim olaydan beri ben bile kendime gelemiyorum, o ne yapsın? Bir daha nasıl güvensin? Nasıl sevsin? Sonra düşündüm kendi kendime.  Uçuş saatlerini kontrol etmek benim aklıma gelir miydi? Hiç sanmıyorum. İnanırdım ben. Çoğu kadın da benim gibi işte inanıyor, inanmak istiyor. Gerçekler bu kadar acıyken üç maymunu oynamak çok da mantıksız gelmiyor bana artık. 

9 Nisan 2018 Pazartesi

Sırça Heykel ve Küçük Kız (Sonunu Sonradan Öğrendim)

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 00:52 0 yorum
          Küçük sırça heykelini eline aldı ve yola çıktı. Ne yiyecek yemeği, ne kalacak yeri vardı. Sadece o ve sırça heykeli... Korkmayı bilmediği için cesur, ağlamayı bilmediği için güleryüzlüydü. Ayaklarını yere vura vura attı ilk adımlarını. Sağlam basacaktı bu dünyaya. Evi değil miydi burası? Benimsemeliydi. Yol uzundu. Yer yer dik kayalıklar, yer yer pis bataklıklar vardı. Var olduklarını biliyordu, hissediyordu. Ama bunlar gitmesine engel değildi. Her dağ tırmanılır, her deniz geçilirdi. Uğruna çabalamaktan gocunmayacağın bir amacın varsa gerisi önemli değildi. Onun da amacı belliydi: sırça heykeli doğru adama ulaştırmalıydı.
                 Yürüdü, haftalarca, aylarca yürüdü. Bir an bile gülümsemekten vazgeçmeden yürüdü. Karşısına çıkan hiçbir şey onu yolundan çeviremedi. En sonunda karşısına bir adam çıktı. O olmalıydı: sırça heykeli hep koruyacak olan kişi... Başka bir ihtimali düşünmedi bile. Hedefe yaklaşmanın heyecanıyla koşarak vardı adamın yanına. Hiçbir şey sormadan, söylemeden öylece uzattı kıymetlisini. Adam tereddütsüz aldı. Şöyle bir evirip çevirdi. Sonra kaldırıp attı. Bu kadar basitti. Küçük kız henüz heykelin atıldığı yere ulaşmadan adam çekip gitmişti bile. Ağlıyordu. Ağlamayı öğrenmişti. Yanaklarından akıp ağzına dolunca, gözyaşlarının tuzlu olduğunu fark etti. Sırça heykelini yavaşça eline aldı. Bir parçası kopmuş, parçalanmıştı. Çevredeki ağaçlardan sakız topladı. Gözyaşları hiç durmadan akarken o sırça heykeli eski haline getirmek için uğraştı, uğraştı... Olmuyordu, beceremiyordu. Bir türlü yapıştıramıyordu kopan parçayı yerine. Sonra bir ses duydu. Kafasını kaldırdığında bir adam onu izliyordu. Adam hiç konuşmadı. İzledi bir süre. Çok uzun bir süre... Küçük kız heykeli eski haline getirmek için çabalarken, o izledi. Günler, haftalar geçti aynı yerde. Kız uğraşıyor, adam başında bekliyordu. En sonunda kız heykeli adama uzattı. Belki de doğru kişi buydu. Önce tamir edecek, sonra onu koruyacaktı. Adam heykeli yıllardır bunu bekliyormuşcasına, tereddütsüz aldı. Küçük kızın çok uzun süredir yapamadığı şeyi bir anda yaptı. Evet belki ilk hali gibi değildi ama olmuştu. Kopmuş olan parça yapışmıştı. O anda küçük kız gözyaşlarının tadını unuttu. Gülüyordu. Mutluluğu kısa sürdü. Çünkü adamın heykeli korumak karşılığında istekleri bitmek bilmiyordu. Başlarda küçük kıza makul gelmişti bu istekler. Sırça heykel sağlamdı ve önemli olan buydu. Ama bir yerden sonra adam korkunç bir hal almıştı. Yerine getirilmeyen istekleri karşısında heykeli kırmakla ilgili tehditler savuruyordu. Küçük kız adamın gönlünü hoş etmek için didindi, çabaladı ve sonunda adam tehditlerinin boşa olmadığını kanıtlarcasına bir taş alıp sırça heykelin üstüne bıraktı. Şimdi heykel eskisinden de kötü bir haldeydi.
              Küçük kızın gözyaşları akamayacak hale gelene kadar aktı. Adamın istekleri karşısında o kadar yorulmuştu ki şimdi heykeli ne tamir edecek ne de başka birine götürebilecek gücü vardı. Çok uzun bir süre geçti. Arada insanlar gelip hiç kıpırdamadan kırılmış sırça heykelin başında yas tutan bu kıza yardım teklif ettiler. Ne kabul etti, ne reddetti. Küçük kız öylece bekledi. Ta ki bir gün ayağa kalkma cesareti gösterene kadar. İnsanlardan korkuyordu ama yardımlarına ihtiyacı vardı farkındaydı. Sırça heykeli parçalarıyla beraber eline aldı ve yürümeye başladı. Artık doğru yolda olup olmadığını bile bilmiyordu. Sadece yürüyordu. Kafası allak bullak olmuştu. İnsanların hangisi iyi hangisi kötüydü? Daha da önemlisi doğru kişiyi nerede bulacaktı? Yürüdü, yürüdü... Yolda gördüğü insanları sırça heykele hiç dokundurtmadı ama tamir edebileceği malzemeler ve bazen de tavsiyeler aldı. Hem yürüyor hem de yavaşça heykeli eski haline getirmeye uğraşıyordu. Ve bir süre sonra heykel tek parça haline gelmişti. İzleri vardı ama artık daha da kıymetliydi. Küçük kız pamuklara sararak taşıyordu artık heykeli.
             Oldukça uzun bir zaman yürüdü. Rotasını yeniden bulduğunu hissediyordu. Bir gün biraz soluklanmak için bir ağacın altında durdu. Oturdu ve onu fark etti. Bir adam vardı. Hem kocaman, hem küçücüktü. Hem gülüyor, hem ağlıyordu. Hem ayakta hem oturuyordu. Adam küçük kızın o kadar ilgisini çekmişti ki sırça heykeliyle birlikte yanına yaklaştı. Uzun zaman sonra ilk kez birinin sırça heykeline zarar vermesinden korkmuyordu. Acaba doğru kişi bu muydu? Bu sefer hemen teslim etmeyecekti heykeli. Önce dokunmasına izin verdi, sonra tutmasına, bir süre sonra da taşımasına. Günler, haftalar bu şekilde geçti. Küçük kız bir gün adama "o kişi sensin, heykel senin" demeye karar verdi. Bir heyecanla yanına gitti. Ama adam yoktu. Sırça heykeli orada öylece bırakıp yok olmuştu. Küçük kız adamın gidişine üzülse de heykele zarar vermediği için ona minnettardı. "Belki gelir" dedi kendi kendine. "Belki heykeli koruyacak güce sahip olunca gelir" ama adam gelmedi. Küçük kız artık beklemenin faydasız olduğunu anladı.
        Yeniden çıktı yola. "Ya zarar veriyorlar, ya bırakıp gidiyorlar" diye düşündü. Belli ki kendisi doğru kişiyi bulamayacaktı. Bir bilene danışması gerekiyordu. Ve o bu kişiyi nerede bulacağını biliyordu. Dağları, tepeleri aştı. Aksakallının evine ulaştı. Sırça heykel elinde içeri daldı. Aksakallı onu bekliyordu zaten. "Gel küçük kız, biraz dinlen. Biliyorum çok yorgunsun. Ama maalesef sorunun cevabı bende değil" dedi. "Dünya üzerinde kimse sana doğru kişi bulamaz, sen hariç. Ancak bir adam var şu dağın arkasında, cesaretiyle nam salmış. Belki odur, belki de değildir. Tüm söyleyebileceğim bu kadar."
          Küçük kız istediği cevabı alamasa da bu cesur adamı görmesi gerektiğini biliyordu. Sırça heykel elinde aksakallının gösterdiği dağı aştı. Bahsettiği adamı buldu. Buldu bulmasına ama bu adam hiç de öyle cesur birine benzemiyordu. Korkarak yanına doğru gitmeye başladı. Adam küçük kızı görür görmez ellerini uzattı. Küçük kız tereddüt etti. Heykelinin izlerine baktı önce sonra kendi yorgun düşmüş bedenine. "Daha fazla tek başıma taşıyamam" diye düşündü. Elleri titreye titreye uzattı heykeli. Adam heykeli ellerine değil yumuşacık kumaşların içine aldı. İlk lafı "çok değerli" oldu. Küçük kız bir parça rahatlamıştı. Adam her gün heykelin izlerini yok etmek için çabalıyordu. Küçük kız çok kısa bir süre içinde adama güvendi. Hem aksakallı söylemişti bu adamı. Mutlaka doğru insan bu olmalıydı. Olmak zorundaydı.
              Aradan biraz zaman geçti. Önce adam yumuşak kumaşları kaldırdı. Sonra sırça heykeli evirip çevirmeye başladı. Küçük kız biraz rahatsız olsa da "güvenmelisin" dedi kendi kendine. Biraz zaman daha geçti. Artık adam heykeli atıp tutmaya, ordan oraya sürüklemeye başlamıştı. Günler önce pamuklar içinde kabul eden o değildi sanki. Küçük kız müdahale etmek istedi. Ama o kadar bitkindi ki, kendini yanlış gördüğüne ikna etmeye çalıştı. Sonra bir gün, sıradan bir gün, hiçbir nedenin olmadığı bir gün, bir olayın yaşanmadığı, 4,5 milyar gün görmüş dünyanın en normal olduğu bir gün adam sırça heykeli aldı ve paramparça etti. Bir nedeni yoktu. Bir amacı yoktu. Bir daha yapışmasın diye tüm parçaları un ufak edinceye kadar yerden yere vurdu. Küçük kız "dur" demeye bile fırsat bulamamıştı. Adamın heykeli paramparça edişini coşkuyla kutlayan insanlar vardı etrafta. Küçük kız anlam veremiyordu. "Adam niye zarar vermişti?" "Herkes neden mutluydu?" İşte o an gülen insanların yüzünde saf kötülüğü gördü. Başkalarının mutsuzluğundan alınan korkunç zevki gördü. Dünya kötü bir yerdi. Neden bunu bu kadar geç anlamıştı ki? Heykelden geriye kalanların başına gitti. Ne gücü ne de gözyaşı kalmıştı. "Her şey bitti" dedi.  Artık ne bir amacı vardı, ne yaşama gücü. Böylesine kötülüklerle dolu bir yerde yaşamak istemiyordu zaten. Tuz buz heykelin yanına uzandı. Yağmur yağıyordu. Gözlerini kapattı. Yağmurun heykelin kalan parçalarını götürmesini diledi. Tam o anda yüzüne değen yağmur damlaları birden kesildi. Yavaşça gözlerini araladı. Birisi ona ve heykele şemsiye tutuyordu. Yüzünde kocaman gülümsemesi olan bir adam... "Yapışmaz belki ama yeniden yapabiliriz. Hem böylelikle izleri de silinmiş olur" dedi. Küçük kız inanmaz gözlerde adama bakıyordu. Adam tutması için kıza elini uzattı. Kızı kaldırdıktan sonra sırça heykelin parçalarını küçük bir kutuya koydu. Kutuyu kıza verdi. "Hadi" dedi.
              Hikayenin devamı yok. Daha doğrusu çeşitli rivayetler var. Bir rivayete göre kız kutusunu alıp, arkasını dönüp gidiyor. Heykelin parçalarını bir ağacın dibine gömüyor sonrasında küçük kızı ne bir gören ne bir duyan oluyor. Başka bir rivayete göre adama güvenen küçük kız hatasının farkına adam heykelin parçalarını bile yok ettikten sonra varıyor. Bir daha kimseye güvenmemeye yemin ederek insanlardan uzakta sırça heykelinin yasını tutarak yaşlanıp gidiyor. Son rivayete göre ise bu adam heykeli ilk halinden de daha güzel hale getirip doğru adam oluyor ve dünya döndükçe ne küçük kızın elini bırakıyor ne de heykeli...
           Bana sorarsanız tüm masallar mutlu sonla bitmeli, son rivayet doğrusu olmalı. Sırça heykeliyle küçük kız hep mutlu mesut yaşamalı. Ve ben de kocaman MUTLU SON yazabilmeliyim...


Güncelleme: Hikayenin sonunu öğrendim. Üç rivayet de doğru değilmiş. En son heykelin kalan parçalarının yanına uzanmış olan küçük kız bir daha hiç uyanmıyor. Gördüğü şemsiye tutan adamsa son rüyası oluyor. Sırça heykelin parçalarıyla birlikte rüzgara, yağmura, toprağa karışıyor. Bir daha hiç acı çekmiyor.
                                                                   SON
         
             

21 Mart 2018 Çarşamba

Çok Mutlu Çiftler

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 14:57 1 yorum
        Ne çiftler gördüm, içinde aşk yoktu; ne aşklar gördüm, ortada çift yoktu... Arkadaşlarım yeter yeter... Mutsuzluktan öldüğünüz ilişkilerinizle beni eziklemekten vazgeçin. “Ayy canım hala mı birisi yok? Üzülme!” Ayy canım, belki de sen şehirde el atmadık adam bırakmamışsındır. Ben o yüzden hala bekarımdır. Seninle alakası olmayan adamı bekliyorumdur mümkünmüş gibi. Ya da daha güzeli belki instagramda boy boy “aşk” içerikli fotoğraflar atıp aslında “aşkınızla” yan yana olduğunuz üç dakikada beş farklı meseleden kavga edip, hayatı birbirinize zindan haline getirdiğiniz ilişkileriniz midemi bulandırıyordur. Olamaz mı? Hayır “sevgilim” dediği adama bakıyorum. Iq düzeyi on on. Zaten on bir olsa durumu çakacak. Kız bulmuş kendini kakalayacak adam. “Dur şu pisliklerimi öğrenmeden evleneyim” hesabında ancak bu durumda bile gösteriş yapmaktan geri kalmıyor. Sevgilisiyle birlikte (birlikte önemli) katıldığı bir açılıştan çelenk alıp, kapının önünde sevgilisi ona çelenkle gelmiş gibi instagrama #aşk #bitanem yazan insan, gerçekten onu kıskanabileceğimi düşünüyor. On günde on beş farklı adamla konuşan kız gelmiş karşıma “seni kimse beğenmiyor mu?” diyor. Çünkü o bir eşya. Onu birileri beğenir. O da en yüksek miktarı verene (para, sevgi, gösteriş, mevki) gider. Şimdi ben bu düşünce tarzına nasıl anlatayım yalnız olmanın kötü bir şey olmadığını, insanın mutlu olması için illa birine ihtiyacı olmadığını? O hala beni ezikleme derdinde.
         Bir de bunu o kadar yıl üniversite okumuş, bir iş sahibi, bir mevki sahibi olmuş insanlar yapıyor ya iyice çıldırıyorum. Demek gerçekten “okumak cahilliği alır, eşeklik baki kalır” sözü doğruymuş. Kız beni arayıp üç saat telefonda “sevgilim bana küfretti, sevgilim bana onu dedi, bunu yaptı, bana tokat attı” diye ağlıyor. İki gün sonra bakıyorum instagramda yine boy boy fotoğraflar. Yahu güzel yavrum sana iki gün önce bunları yapan, üç gün sonra yapmayacak mı? Ama sen de haklısın. “Aman yenisi sanki farklı mı olacak?” Çünkü kimsenin olmaması senin için bir seçenek olamaz. İlla yanında seni koruyacak, kavanoz kapağını açacak, gerektiği zaman saçma sapan kıskançlıklarla seni kısıtlayacak birisi olması lazım. Sen asla yalnız bir birey olamazsın. Sonra arkadaşlarına neyle hava atacaksın değil mi? Aslında arkadaş kelimesi burada yanlış oldu. Gerçek arkadaşı olan insanlar yalnız kalmamak için veya gösteriş yapmak için bir sevgiliye ihtiyaç duymazlar. Ama bu bahsettiğimiz kızımızın “arkadaşlık” olayı da malesef sosyal medyada #best #friend #forever seviyesinden öteye gidemiyor.
         Kız gelmiş 25 yaşına. 1yılık sevgilisi var. Tripleri görsen sanki 24 boyunca yaşayan o değildi. Sevgilisi olduğu gün dünyaya geldi. “Her şeyim, hayatımın anlamı, onsuz yaşayamam...” Yalnız sevgili arkadaşım sen iki sene önce de başka bir adam için aynı şeyleri söylüyordun. Hani şu ayrıldığınız gün ortamlara akıp kendine yeni avlar bulmaya çalıştığın adamdan bahsediyorum. Hatırlamadın değil mi? O kadar çok yaşadın ki bunu. Şimdi “hangisiydi ya?” diyorsun işte.
         Sanıyorum ki kendi başıma mutlu olmayı becerebilen bir insan olduğum için ilişkilerinizde “çok mutlu” olduğunuza beni ikna ederseniz, kendinizi de ikna edebileceğinizi düşünüyorsunuz. Ya da “iyi veya kötü benim en azından var, onun hiç yok” diyerek kendinizi avutuyorsunuz. Nedeni nedir bilmiyorum ama harika ilişkilerinize en ufak hayranlık duymuyorum. Ben böyle iyiyim. Siz de seçiminizle iyi olun. Çok mümkün olmasa da..
Not: Yazılarıma “adsız” adıyla yorum yapan kişi, yorumlarını hoşuma gitmediği için silmiyorum. Aksine yazılarımdan hoşlanmadığını her yorumunda çeşitli şekillerde dile getirsen de her yazımı okuyor olman beni çok mutlu ediyor. Demek ki sevmeyene bile okutabiliyorum. Neden sildiğime gelirsek, klavye delikanlılığından hoşlanmıyorum. Adını yazmaya bile cesareti olmayan bir insana verebilecek bir cevabım yok malesef. Ama sen yine de okumaya devam et😌

5 Mart 2018 Pazartesi

Ucuz Komedi Filmi

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 10:58 1 yorum
         Artık bu kadar kötü şans bana fazla. Kendimi ucuz bir komedinin içinde gibi hissediyorum. 6 aydır pişmiş tavuk gibiyim ve “bunda da vardır  hayır” veya “olmuşla ölmüşe çare yok” gibi klişe laflar artık beni teselli etmiyor.
          27 Haziran 2017... Hayatımın en mutlu günüydü. 7 yıllık üniversite hayatımı harika bir baloyla birirdim. Keşke sahne tam da o anda donup kalsaydı. Ama malesef devamı geldi...
          Dünyanın en güvenilmez, kaypak insanıyla tanışıp günler içinde sırtımı yasladım. Bu hatamın bedeli ağır oldu. “Müstehak bana” dedim. Belki ders alıp insanları kısa sürede tanımaktan veya tanıdığımı zannetmekten vazgeçerim. Bunu dememin üstünden çok geçmedi ki hayat bana hareket çeker gibi bi hamlede bulundu. Çok uzun süredir tanıdığım, evimde yıllarca yaşayan, cebimde yüz liram varsa ellisini çıkartıp gönül rahatlığıyla verdiğim insanın ne kadar lanet, iğrenç bir insan olduğunu çok zor bir anımda öğrendim. Kapısına gidip yardım istedim ama onun “sevgilisi” vardı. “Kendini kakalamak için bulduğu adam” da diyebiliriz tabi. O da ayrı mesele. Ona da eyvallah deyip hayatıma kaldığım yerden devam ettim. Yine çok geçmedi gelip karşıma “hayatta ailemden sonra sen gelirsin” diyen insanın ve biraz önce bahsettiğim “sevgilili” kızın arkamdan çevirdikleri iğrenç işleri ve gözümün içine baka baka aylarca beni nasıl kandırdıklarını bir tesadüf eseri öğrendim. “Ne güzel öğrenip hayatından pislikleri temizlemişsin” tarzı çok söz duydum. Ama bana kalırsa keşke hiç öğrenmeseydim. Önemli olan onlar değildi çünkü. Onlarla birlikle insanlara olan güvenimi, hayata daima baktığım pembe gözlüklerimi de kaybettim. Hayatımda ilk kez gerçek anlamda “kötü insanların” varlığını kabul etmek zorunda kaldım. Günlerce kendime “aynaya nasıl bakıyorlar?” diye sordum. Sırf kötü olmak için insanların canını gözünü kırpmadan yakan insanlar... Kabullenmek günlerimi, aylarımı aldı. Bir şekilde bunu da sindirdim ama ben eski ben değildim.
           Kendimi ders çalışmaya verdim. Biran önce uzmanlık sınavını kazanıp bu kalbi kararmış insanlarla birlikte birçok anı biriktirdiğim şehirden gitmek istiyordum. Aylarca çalıştım. Uykumdan taviz verdim. Hayatımda kalan üç beş insanın davetlerini geri çevirdim. 25şubattaki sınavla birlikte şansım dönecekti. Karşıma iyi kalpli insanlar çıkacaktı. Ben yeniden mutlu yaşantıma dönecektim. Hayaller...
            25yıl 2ay 11günde kaç tane 1 dakika vardır? Ben hesapladım. 13.255.200 dakika... Yaşadığım milyonlarca dakikanın içinde sadece bir dakika. O bir dakika benim 6ayıma mal oldu. Sınava gireceğim okula doğru koşarken görevlinin gözümün önünde kapıyı kilitlemesi, o kapıyı tekmeleyip, yumruklayıp, avazım çıktığı kadar bağırmam... Hepsi bir dakikanın içinde oldu. Dedim ya basit bir komedi filmi gibi... Bir türlü uyanamadığım bir kabus da olabilir. Kolumu sıktım uyanmak için. Çok çalışmıştım, çok emek vermiştim. Sabah girdiğim bölüm çok iyi geçmişti. Böyle kabullenemezdim. Görevli polis çağırmakla tehdit edene kadar kapıyı tekmeleyip küfürler savurdum. On dakika sonra kuyruğumu kıstırıp eve döndüm. Kabullenemiyordum. Hala da kabullenemiyorum. O gün yağmur yağmasaydı, kırmızı ışık yanmasaydı, su alırken adam önüme geçmeseydi, sınav saatini yanlış görmeseydim... Yüz tane daha bahane yazabilirim. Oldu ama. Bir 6 ayım daha vardı artık. Ders çalışmak zorunda olduğum, işe başlayamadığım, insanlara “hayır” demek zorunda olduğum kısacası zaman aksa da hayatımı dondurduğum 6 koca ay. Kendimi geçtim, insanlara laf anlatıyorum bir haftadır. “Nasıl geç kaldın?” sorusunun ardından içimden savurduğum küfürleri duysalar belki “yaa çok üzüldüm, hayırlısı” demekten vazgeçerler. Yine de makyajımı yaptım, güzelce giyindim, aylardır görmediğim arkadaşlarımı görmeye gittim. “Ayy bir daha asla çalışamam” sözlerini yutup kahkahalar attım. Kimse düşünmedi “nereyi puanım tutarsa gideceğim, ders çalışmak korkunç” derken Hazan çalışmak zorunda diye.
           Bir kaç gün sonra diplomamı almaya gittim. O diplomayı sınavdan sonra güle oynaya almak için bu kadar bekletmiştim oysaki. Ama benim hayatım bu trajikomik hikayeydi. Arabama çarptılar. Duran arabaya gelip arkadan çarptılar. “Neyse” demek artık tik oldu bende. Yine bi neyseyle döndüm evime. Arkadaşlarımı uğurladım tek tek. “Kaç net yaptın?” “Nereyi yazacaksın?” soruları havada uçuştu. Onları seviyordum, onlar adına sevinmem gerekiyordu. Çok başarılı olamadım. Hepsinin gidişini, yeni hayatları için araştırmalar yapmasını boynum bükük izledim.
          Anne baba şevkati lazım dedim. Trabzona gitmeye karar verdim. Beni mutlu görsünler diye sabah kalktım, makyajımı yaptım, gözaltı morluklarımı kapattım, kırmızı rujumu sürdüm. Havaalanına geldim. Ama gel gör ki burada da işim rast gitmedi. Nasıl yaptım bilmiyorum, bileti Ankara’dan Trabzon’a alacağıma Trabzon’dan Ankara’ya almışım. Gidemedim. Aldığım biletin 7 katı fiyatına 2saat sonraya yeni bilet aldım. 25yaşında bir doktor olarak aileniz size sınırsız imkan sağlamış olsa da baba parası harcamak... Benim şu an eve hediyelerle gitmem gerekiyordu. 4yıllık üniversite bitiren yaşıtlarım iş bulmuş, evlenmiş, çocuk bile yapmıştı. Ben hala baba parası yiyordum. Ve bu durumdayken o bilete verdiğim her kuruş canımı yakıyordu.
          Şuan size bu yazıyı havaalanından yazıyorum. Şükür etmeyen, pesimistik bir insan gibi gözükmek istemem ama “acaba başka ne gelecek başıma?” diye düşünüyorum. Bir yandan da insanların yaptıklarını bu kadar sineye çekerek, ilahi güçlere bırakarak hata mı yapıyorum diyorum kendi kendime. Bu yazıda bahsettiğim veya yazıya dökmediğim kötü insanları neden ifşa etmiyorum ki? Elimde çok fazla fotoğraf, mesaj vs. varken neden ilahi adalete bırakıyorum her şeyi? Acizlik mi, kendimi temiz tutma isteği mi bilemiyorum. Bir bataklığa saplandım nereyi tutsam elimde kalıyor. Debelendikçe batıyorum. Kimin elini tutsam daha da dibe itiyor. Artık “hayırlısı buymuş” beni avutmuyor.

30 Aralık 2017 Cumartesi

Pembe Gözlük

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 23:14 2 yorum
             Sevgili 2017,
             Bu gün seninle son günümüz. Açıkçası "ne güzel bir yıldın, hiç bitmeseydin!" demek isterdim ama senin de bildiğin gibi bana bu sözleri söyleme fırsatı sunmadın. Hayatıma giren bir çok insan gibi bir süre melek gibi gözüküp, 6 ay kadar, sonrasında bana bir ergen deyimi olan "ya bu dünya, başka bir dünyanın cehennemiyse?" dedirtmeyi başardın. Seni canı gönülden tebrik ediyorum.
             Oysa birlikteliğimiz ne kadar güzel başlamıştı. Davullarla halaylarla karşılamıştım seni. "Birlikte çok mutlu olacağız!" demiştim. Sen de aksini iddia etmemiştin. Zaten başlarda çok da eğlenmiştik. Klipler çekmiştik, şarkılar söylemiştik... Her şey harika gidiyordu... Üç aylık bir birlikteliğin ardından mutluluğumuz bir balta darbesiyle hafifçe zedelenmiş olsa da, bana verilen en büyük meziyet olan "kolay unutmak" sayesinde kısa sürede toplamıştık. Hayat güzeldi, sen güzeldin, ben güzeldim..
              Her güzel şeyin bir sonu vardı değil mi? Ama bu kadar da ani ve sert bir son beklemiyordum. Hele ki senden... Çok sevdiğin bir dizinin bir anda final bölümü yapması kadar saçmaydı mutluluğumuzun bitişi. 2015'in ortalarında bana dokunup her şeyin mükemmel olmasını sağlayan sihirli değnek 2017'nin ortasında çat diye kırılmıştı. Külkedisi bile saat 12'de büyünün bozulacağını biliyorken senin bana yaptığın hak mıydı? Düşün ki Külkedisi prensin karşısındayken büyü bozulsa, bir anda evdeki vasat haline dönse hoş olur muydu? Olmazdı. Peki benim suçum neydi? Ben düşerken yükseklerden uçurumlara, aşkın tutmadı ellerdimden ummadığım anda be 2017!
             Tabi tabi çok katkın da oldu bana. Mesela kötü kalpli insanların varlığını ben sende öğrendim. Bayağı, ciddi ciddi, 25 yaşımdan sonra "kötü olmak için kötülük yapan insanlar" diye bir kategori olduğunu kafama vura vura öğrettin. Ben onları hep Türk dizilerindeki uydurma karakterler zannediyordum. Bu yaşıma kadar dünyaya bakarken kullandığım toz pembe gözlüklerimi kırdın attın.  Ben belki mutluydum kendi çizgifilmden bozma dünyamda. Sordun mu bana "görmek ister misin gerçekleri?" diye. Sormadın. Bana "en çok güvendiğim insanlar listesinde ilk 5teki 3 insanın bir olup arkandan Brezilya dizisi kıvamında yalan, dolan, entrika çevirdiğini bilmek ister misin?" diye sorsaydın emin ol sana "cehalet mutluluktur" derdim. Sormadın.
             Şimdi bitti ve gidiyorsun... Bak şimdi gidiyorsun deyince bi duygulandım. Aslında o kadar da kötü de... Şaka şaka defol git. Karşıma çıkarttığın veya karanlık kalplerini önüme serdiğin insanları da al ve git. Şimdi bizim 2018'le konuşacaklarımız var.
              Sevgili 2018,
              Hoşgeldin... Seni coşkuyla, kırmızı halılarla karşılamak isterdim ancak 2017'nin artığı olan bir sınavla boğuşuyorum. Sana 2017'den bahsedip canını sıkmayacağım. Senden sadece bir şey istiyorum. Onun için de iki seçenek sunuyorum. Ya pembe gözlüklerimi bana geri ver ya da dünyayı pembe yap. Bak ne kadar ufak bir istek. Bence yapabilirsin. 2017'nin içimde bıraktığı son umut kırıntısıyla söylüyorum. Her şey güzel olacak...

29 Kasım 2017 Çarşamba

"Yazdım, Yazmasam Ağlayacaktım"

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 13:27 2 yorum
         Baştan belirteyim, çok iç açıcı bir yazı olmayacak. Çünkü benim içim pek açık değil. Düşman sevindirmek de istemem. Geçici bir süreliğine böyleyim. Yani umarım geçicidir.
          Daha önceki yazılarımda veya instagramda sık sık dile getirdiğim üzere bir sınava hazırlanıyorum: TUS... Kendisini küçük harflerle yazmaya elim varmıyor, o kadar büyük bir sınav. Yani kapsam, düzey olarak. Ya da benim kapasitem az, bilgi düzeyim düşük. Bu da bir seçenek tabi. Gerçi insanların yıllarca çalışmasını göz önüne alırsak sanırım ilk dediğim daha doğru oluyor.
         Okul bitti. Arkadaşlarım memleketlerine döndü. Bütün o halaylar, şarkılar, gezmeler bir anda uçtu gitti. 27 hazirandaki mezuniyet balom... En son o zaman gerçekten eğlendim, mutlu oldum. O tarihten itibaren 5 ay geçti. Hiç yaşanmasa da olurdu hatta hiç yaşanmasa daha iyi olurdu diyebileceğim 5 ay... Önce ne kadar çalışmamış olsam da ağustos TUS'unun stresi, sonra mecburi hizmete kurada neresi gelecek paniği, daha sonra mecburiye başlasam mı TUS mu çalışsam gerginliği... Vermek zorunda olduğum kararlar ve sonuçları... Başlamadım göreve. Ankara'da kaldım. Ders çalışıyorum. Verdiğim bu kararla omuzlarıma koca bir dağ yükledim. İnsanların yıllarca emek verdiği bir sınava 6 ay gibi kısa bir sürede çalışmaya çalışıyorum. Robot değilim. Değişen hayatıma, arkadaşlarımın gidişine, bu kadar asosyal olmaya alışmak zor oldu. Hala da zor... Bir de sürekli ders çalşmam lazım durumu...
        Haziran ayının sonundan itibaren olan dönemde insan ilişkilerimde veya özel hayatımda da işler hiç yolunda gitmedi. Resmen hayatımın en mutlu 2 yılının ardından üstüme bir kara bulut çöktü ve sürekli yağmur yağıyor. Henüz bu sürecin başındayken en sevdiğim, en çok güvendiğim insanlar lisesinde baş sıralara oynayan insanlardan kısa aralıklarla büyük darbeler yedim. Bir insanın daha doğrusu insan görümündeki bir varlığın vicdanının olmadığına bizzat tanık oldum. Yalanlar, bencillikler... "Neden?" soruları beynimde döndü durdu. Şimdi bakıyorum da aslında o insanlara teşekkür bile edebilirim. Sayelerinde insanlardan soğuyup asosyal olmayı öğrendim. Eve kapandım. İnsanların çirkinliklerinden uzaklaşabileceğim tek yer olan kabuğuma çekildim. Çok az insan bıraktım hayatımda. Böylelikle ders çalışmak daha kolay bir hale geldi.
        Kendime "nasılsın?" sorusunu sormayı bıraktım. Nasıl olduğumun çok bir önemi yok şu sıralar. Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken "intihar edeceğim de TUS'tan vakit bulamıyorum!" dedim. Bilinçsizce ağzımdan çıkan trajikomik bir espiri oldu. Ama sanırım durumumu bir parça da olsa anlatıyor.
         Sosyal medya tek eğlencem gibiydi. Ama artık o da canımı sıkıyor. İşe başlayan, eğlenen, gezen, tozan arkadaşlarımı görmek... Bir zamanlar da ben eğlenirken onlar çalışıyordu. Hayat böyle bir şey. Eğlenmek çok önemli değil de iş kısmı... Onlar adına mutluyum ama mesleğimi bu kadar çok severken yapamamak gerçekten acı verici. Beyaz önlüğümü, hastalarımı, kan almayı bile özledim. İntörlük dönemimde de tabi ki hayatımda üzücü şeyler oluyordu. O zaman da bir şeylere sinirleniyordum vs. Ama her şey o hastane kapısına kadardı. Bir hastayla ilgilenirken, bir çocuğu muayene ederken tüm dertler uçup gidiyordu. Şimdilerde sorunlarıma çözüm bulmaktan acizim. En ufak şey bile büyüdükçe büyüyor. Önceden kafama takmayacağım şeyler dert oluyor.
      "Yazdım, yazmasam ağlayacaktım" diyor Turgut Uyar en sevdiğim şiirlerinin birinde... "palyaço söyledi, ben yazdım..."
 

Bir Garip Doktor Template by Ipietoon Blogger Template | Gift Idea