Daha önce yazdığım yazıların birinde kendimi taş devrine ait gibi hissettiğimi, modern dünyaya uyum sağlamakta zorlandığımı belirtmiştim. Bugün bir tık daha ılımlıyım. Taş devri olmazsa yeşilçam filmleri de olur. Yani 70ler,80ler civarı... Daha yakınına mümkünü yok ayak uyduramıyorum. Her gün karşılaştığım bir olay karşısında ağzım açık bakakalıyorum. Hele son zamanlarda kadınlar ve erkekler arasındaki rollerin bu kadar değişmiş olması beni dehşete sürüklüyor. Bahsettiğim olay erkeklerin feminenleşmesi veya kadınların maskülenleşmesi değil. Anlatıyorum...
Eskiden erkekler kadınları evliliğe ikna etmeye çalışırdı. Kadınlar pek yanaşmazdı. Şimdi erkekler evlilikten kaçar olmuş, hayret! Yeşilçam filmlerinde “İzdivaç teklifime hemen cevap vermek zorunda değilsin Nalan. Bir müddet düşünmeni istirham ediyorum” şeklindeki sahneleri hepimiz hatırlarız. Yeşilçamı bırak atasözü bile var. “Bir kızı kırk kişi ister bir kişi alır.” diye. Tamam kız alınan verilen bir şey değildir. Ama atasözü böyle. Hikayelere bakarsak da aynı durum. Siz hiç Leyla’nın çöle düştüğünü, Şirin’in dağlı deldiğini duydunuz mu? Hep erkekler sevdiklerine kavuşmak için bir şey yaparmış. Günümüzde ise durum 30 yaşını aşkın Buğracan’ın milyon yıllık sevgilisine “ben evliliğe hazır değilim!” diyişiyle son buluyor. Beş kız bir araya gelince, hele ki 25 yaşını geçmişlerse “neden evde kaldık?” soruları duvarları inletiyor. Ciddi ilişki ismeyen erkeklerimiz ve evlenme meraklısı kızlarımız yüzünden Mecnun ve Ferhat “çok yanlış zamanda yaşamışız” diye ağlıyorlar.
Çok nefret ettiğim, hatta duyunca kusmak istediğim bir söz vardır: “karı gibi dedikodu yapma!” diye. Yazarken bile feminist damarlamın kabarmasına yol açıyor. Söyleyenleri kın kın kınayarak bu lafın artık “erkek gibi dedikodu yapma!” olarak değiştirilmesini istiyorum. İki erkeğin bir ortamda yaptığı dedikoduyu 15 kadın bir araya gelse yapamaz. 7 yıllık üniversite hayatım ve sonrasında yaşadıklarım bu dediğimi o kadar net destekliyor ki... Biz kadınlar en azından sevdiğimiz insanların dedikodusunu çevirmiyoruz. Erkekler o kadar umursamaz ki, ne duyduysa, ne gördüyse bir bir aktarıyor. Amaç zarar vermek değil. Onu düşünecek kadar bile umursamıyor dedikodusunu çevirdiği kişiyi. Maksat muhabbet olsun, ortamda laf dönsün, popi olayım, kızları etkileyeyim diye herkesin ini cini dökülüyor masaya. Ben şikayetçi miyim? Açıkcası hiç değilim. Çok eğleniyorum. Ama siz yine de “adam gibi adam benim kankam!” derken veya “sevgilim aramızda yaşananları kimseye anlatmaz!” derken bir daha düşünün. Zira ben tanımadığım o kadar çok insanın, o kadar çok hikayesini biliyorum ki!
Deliyürek, Aynalı Tahir nerelerdesiniz? Gelin de sizi izleyerek, örnek alarak büyüyen insanlara bir bakın istedim. “Adam ol!” lafını instagramda bağrı açık, nargile üflerken fotoğraf koymak zannediyorlar. Sevdasını dağlara yazmakmış, peşinden koşmakmış (hadi koşmasın da yorulmasın, sabit bir kızın arkasından yürümesine de razıyız), bir kız için uğraşmak, emek vermekmiş... Varsa yoksa çapkınlık yapalım, milleti kötüleyelim, sonra kötülediğimiz adama “kankaaa” diyelim... Kadınlar birbirini çekememekle suçlanmıyor muydu? Kabul tamam bir kadın olarak uyuz olduğum, sevmediğim insanlar oluyor. Ne yapıyorum? Ya hayatımdan çıkartıyorum, ya da uzak duruyorum. Peki erkekler ne yapıyor? Arkasından şerefini namusunu bırakmadığı adamı görünce “oooo abi adamın dibisin!” diyorlar. Ya bu gözlerim kız arkadaşının eski sevgilisine “baba bi ara fifa atalım!” diyen adamı gördü. Medeniyet zehirlenmesi yaşadım diye tahmin ediyorum. Tamam herkes herkesin eski sevgilisi de kanka olmak zorunda mısın? Beş erkek rakı masasında fotoğraf koyuyor sosyal medyaya. Ben beşinin de birbirleri arkasından nasıl konuştularını bilen insan olan ben, fotoğrafın altına yazan “rakı herkesle içilmez! Böyle adamlarla içilir” sözü ve arkasından kalan dördünün “adamsın karşim!” tarzı cümlelerini okuyup dehşete düşüyorum. Sen değil miydin daha dün bana “x kişi de adam mı? Bir ara sevgilime bile yazdı i.ne. İşi gücü artistlik yapmak.” diyen. Ya ben şizofren oldum uyduruyorum ya da çirkin giden bir şeyler var ortada. Zaten Aşk denilen olay da o kadar laçkalaşıp ayak altı oldu ki bu insanların elinde şahsen ben şansımı kedili teyze olmaktan yana kullanmayı düşünüyorum.
İşte böyle çocuklar(taş devrinden olduğum için büyüğünüz sayılırım). Sanırım dünya benim ayak uyduramadığım bir hızla değişiyor. Veya ben çok yanlış insanlara maruz kalmışım, kalıyorum. Şahit olduklarım karşısında bir yerden sonra tepkisizleşmeyi, onlara benzemeden uyum sağlamayı umut ediyorum.
Not: Tamamıyla şahit olduğum olaylar sonucu yazdığım bir yazıdır. Genelleme yapmıyorum. Tabi ki hala adam gibi adamlar var! Benim de çevremde gerçekten adamın dibi diyebileceğim insanlar var. O insanların çoğalıp, yazıda geçenlerin neslinin tükenmesini temenni ediyorum.
3 Kasım 2017 Cuma
1 Kasım 2017 Çarşamba
İntikam
İntikam soğuk mu yenirdi? Isıtılıp da mı servis edilirdi? Bir güzel süslenir miydi? Ana yemek miydi, tatlı mı? Bilmiyordum. Kısa zaman önceye kadar... Bildiğim tek şey benim tarzım olmadığıydı. "Neden bir insan için intikam planları yaparak beynimi onunla meşgul edeyim ki?" demiştim çok da uzun olmayan bir süre önce. Ne kadar mantıklıymışım.
Itiraf etmeliyim ki 2017nin ikinci yarısı çok da istediğim gibi gitmedi. Yok bu cümle fazla ılımlı oldu. Doğrusu 2017nin ilk yarısı rüya, ikinci yarısı kabus gibiydi. Okulun bitmesi, arkadaşlarımın yaprak dökümü gibi memkeketlerine dönmesi, oturup saatlerce ders çalışmanın yapacak tek işim olması, hayatıma girip çıkan saçma sapan insalar (neden girip neden çıktıkları bile belli değil.), bir yığın yanlış anlaşılmalar, hayal kırıklıkları... Alışık değilim beynimi meşgul edecek tek şeyin ders olmasına. Kaldı ki ders çalışmak hatta sürekli bir şeyleri ezberlemeye çalışmak o kadar can sıkıcı bir şey ki, önceden olsa "amaaaan!" diyeceğim şeyler dert olmaya, aylar önce olmuş olaylar zihnimde tekrar yaşanmaya başladı. Asla yanıtlanmayacak "neden?" soruları beynimi işgalde...
Hal böyle olunca ben çok da mantıklı olmayan şeyler yapmaya başladım. Şans bu ya insanlar intikam planları için günlerce uğraşır, emek verir; benim önüme düştü. 6 ay kadar önce "uğraşamam" diyerek seyircilere doğru atacağım topu, kaleye şutladım. Ve yine şans bu ya vurduğum gol oldu, birkaç kez hem de. Ve sonuç maçı kazandım ama bu bana zerre kadar haz vermedi. Hiç böyle hayal etmemiştim. Çok keyiflenirim, acayip mutlu olurum diye düşünüyordum. Olmadı. Bir de aksine, kendime; asla benzemek istemediğim, kalbi kararmış insanlardan ne farkım kaldığı sorusunu sormama neden oldu. Oysaki haketmişlerdi. Gerçekten canımı yakmış, bana kötülükleri dokunmuş olan insanlardı. Olayı ilahi güçlere bıraksam zaten mutlu olma şansları yoktu. Tıpkı daha önce beni keyfi üzen diğer insanlara olduğu gibi...
Baştaki soruyu cevaplıyorum. İntikam ağzınıza kadar tok olduğunuz bir anda önünüze konulan tatsız tuzsuz bir kabağı bitirene kadar yemek gibi. Yemek zevk vermiyor, üstüne üstlük rahatsız da ediyor. Ondan önce yediğin lezzetli yemeklerin de tadı silinip gidiyor. Ve sonuçta "ben bunu niye yedim ki?" sorusunu sorarken buluyorsun kendini. Pişmanlık diyemeyeceğim bu duyguya. Yaptıklarımdan pişman olmamayı öğreneli uzun zaman oldu. Sadece belki kendimi bir parça hayal kırıklığına uğratmış gibi veya o insanların içindeki karanlıktan alıp kendi pembe dünyama sürmüş gibi....
İki gündür hayatımın en ağır gribinin yarattığı duygusallıktan kaynaklı olarak mı bu düşüncelere kapılıp, bu yazıyı yazdım bilmiyorum. Bildiğim tek şey bir an önce şu saçma psikolojiden kurtulmak zorunda olduğum. Belki benim intikam aldığımı düşündüğüm insanlar benim kadar üzülmemişlerdir bile. Kırılacak bir kalpleri olsaydı, hiç bu durumda olmazdık değil mi?
18 Ekim 2017 Çarşamba
Börek Aşkı
Bazı insanlar bahtsızdır. Rahmetli anneannem "talahım(talihim) bok" derdi. Aynen o şekil. Zavallılar ne zaman mutlu olacağını düşünse başına bir iş gelir. "Allahım ben bu duruma nereden düştüm?" sorusuna henüz yanıt aradıkları sırada hayattan bir sonraki darbeyi alıp sıradaki vuruşu beklemeye başlarlar. İşte benim de tam olarak bu şekilde talahı bok bir arkadaşım var. Yaşadığı olaylar saymakla bitecek gibi olmasa da son yaşadığına bağıra çağıra güldük. Evet ağlanacak haline gülüyoruz. Şimdi ben size olayı onun ağzından anlatıyorum.
" Yaklaşık üç ay önce bir arkadaşımız vasıtasıyla tanıştık erkek arkadaşımla. Sınava hazırlandığım bir dönemde, ilişkiler konusunda bol darbeli bir insan olduğum için yeni bir ilişki düşünmüyorum. Netim bu konuda ya da net olduğumu düşünüyordum. Ama işler öyle olmuyormuş. İlgi şişe kapağından gelse ona vurulan bir yapım var. Huyum kurusun... İşte bu vatandaş da öyle bir anda çıkageldi. Ama ne geliş... Eve desteyle gelen güllerden tutun da her gün beni görmek için kalkıp kütüphaneye gelmeler... Her gelişinde ufak sürprizler. Azıcık üzgün görse yazılan uzun uzun mesajlar... "Ben seni üzmem, benimle hep mutlu olacaksın, seni üzersem kendimi affetmem..." Beylik laflar biliyorum. Ama insan inanıyor işte. Bu sefer farklı olacak diyorsun. Her seferinde farklı bir bok çıkıyor zaten ya neyse.
Çok bilinçli olmayan bir biçimde de olsa daha ilk haftadan annemle tanıştı. Birkaç hafta sonra ben onun kardeşiyle tanıştım. Her şey fazla mükemmel gidiyor. Hissediyorum bir sıkıntı olacak, olmak zorunda. Bu şekilde bir ay bitti. Sonrasında ben kısa süreliğine memlekete gittim. Her gün konuşuyoruz. "Çok özledim"ler havalarda uçuşuyor. Tabi böyle olunca insan gelince şöyle olacak böyle olacak büyük beklentilere giriyor. Geldim. İlk günler iyiyiz ama fark ediyorum bir sıkıntı var. Alttan alttan laf sokuyorum. "Ya sen önceden bana çiçek alırdın, sürpriz yapardın". Sanki üstünden seneler geçmiş gibi "önceden" diyorum. Yok adamda tık yok. Hiç üstünde bile durmuyo dediklerimin. Tabi ben "ben yaparsam, o da yapar" düşüncesiyle hediyeler alıyorum, tatlışlıklar yapıyorum. Adama çiçek bile aldım. Daha ne yapayım? Normalde kendim yemeğe yemek yapmayan ben sevdiği yemekleri öğrendim. Yapmaya çalışıyorum. Fena da olmuyor hani. Ama durum aynı stabillikte gidiyor. Çok sabırlı bir insan değilim. Çok geçmedi, on gün sonra falan ben bunu aldım karşıma. "Ne oluyor?" dedim. Başta inkar etti. Sonra doktorlarda Levent Ela'yı nikah masasında bırakırken 10 dakika aralıksız konuşuyor en son "e bu adam ne dedi şimdi?" diyorsunuz ya, öyle bir açıklama. "Sen mükemmelsin ama ...." "seni çok seviyorum ama ...." Kaç saat konuştuk bilmiyorum. Sonuç yok. "Ara verelim" diyorum "maç mı bu?" diyor. "Bitirelim" diyorum "konuyu nereye getirdin" diyor. "Devam edeceksek düzelmen şart" diyorum. "Düzeleceğim desem inanacak mısın?" diyor. Belli ki adam elde etme sürecini seviyormuş. Sonrası sorumluluk, gelemedi tabi.
Ömür tüketen saatlerce konuşmanın sonunda "bana zaman verirsen değiştiğimi göstereceğim." dedi. Pişman olacağıma adım gibi eminim ama hem seviyorum hem de keşke demeyeyim diyerek kabul ettim. Aynı gün akşama doğru ev arkadaşım börek yapacaktı. Tartışmaya başlamadan önce söylemiştim. Çok sevdiğini biliyorum o böreği. Geldi bu. Böreği yedi bir güzel. Ama ben kırgınım, kızgınım. Durduk yere böyle olmasını kabullenemiyorum. "Kolay olmayacak" dedim. "Biliyorum, halledeceğim" dedi. Gözümün içine bakıyor böyle. Böreğin kalanını da saklama kabına koyup gönderdik bunu. O akşam mesaj attı. Ben yine elimden geldiğince iyi cevap veriyorum. Ertesi gün "günaydın" mesajı sonrasında da bir "ne yapıyorsun?" ve kapanış. Sonra bir daha ne arama, ne sorma. Anlayacağınız son bir günki "devam edelim, değişeceğim" böreklereymiş. Adam börek için devam edelim demiş. Börekler bitti, aşk bozuldu. Hayır saklama kabım da gitti ona yanıyorum."
Böreği yapan ev arkadaşı aralıksız gülüyor. "Benim börekler nelere kadir" modunda. Haksız da sayılmaz. Ben ne kadar üzülsem de istemsiz gülüyorum. Arkadaş da kendi haline gülüyor çünkü. Zavallıcık. Bir gün bahtın dönecek. Ben inanıyorum. Börek kaldı mı peki?
" Yaklaşık üç ay önce bir arkadaşımız vasıtasıyla tanıştık erkek arkadaşımla. Sınava hazırlandığım bir dönemde, ilişkiler konusunda bol darbeli bir insan olduğum için yeni bir ilişki düşünmüyorum. Netim bu konuda ya da net olduğumu düşünüyordum. Ama işler öyle olmuyormuş. İlgi şişe kapağından gelse ona vurulan bir yapım var. Huyum kurusun... İşte bu vatandaş da öyle bir anda çıkageldi. Ama ne geliş... Eve desteyle gelen güllerden tutun da her gün beni görmek için kalkıp kütüphaneye gelmeler... Her gelişinde ufak sürprizler. Azıcık üzgün görse yazılan uzun uzun mesajlar... "Ben seni üzmem, benimle hep mutlu olacaksın, seni üzersem kendimi affetmem..." Beylik laflar biliyorum. Ama insan inanıyor işte. Bu sefer farklı olacak diyorsun. Her seferinde farklı bir bok çıkıyor zaten ya neyse.
Çok bilinçli olmayan bir biçimde de olsa daha ilk haftadan annemle tanıştı. Birkaç hafta sonra ben onun kardeşiyle tanıştım. Her şey fazla mükemmel gidiyor. Hissediyorum bir sıkıntı olacak, olmak zorunda. Bu şekilde bir ay bitti. Sonrasında ben kısa süreliğine memlekete gittim. Her gün konuşuyoruz. "Çok özledim"ler havalarda uçuşuyor. Tabi böyle olunca insan gelince şöyle olacak böyle olacak büyük beklentilere giriyor. Geldim. İlk günler iyiyiz ama fark ediyorum bir sıkıntı var. Alttan alttan laf sokuyorum. "Ya sen önceden bana çiçek alırdın, sürpriz yapardın". Sanki üstünden seneler geçmiş gibi "önceden" diyorum. Yok adamda tık yok. Hiç üstünde bile durmuyo dediklerimin. Tabi ben "ben yaparsam, o da yapar" düşüncesiyle hediyeler alıyorum, tatlışlıklar yapıyorum. Adama çiçek bile aldım. Daha ne yapayım? Normalde kendim yemeğe yemek yapmayan ben sevdiği yemekleri öğrendim. Yapmaya çalışıyorum. Fena da olmuyor hani. Ama durum aynı stabillikte gidiyor. Çok sabırlı bir insan değilim. Çok geçmedi, on gün sonra falan ben bunu aldım karşıma. "Ne oluyor?" dedim. Başta inkar etti. Sonra doktorlarda Levent Ela'yı nikah masasında bırakırken 10 dakika aralıksız konuşuyor en son "e bu adam ne dedi şimdi?" diyorsunuz ya, öyle bir açıklama. "Sen mükemmelsin ama ...." "seni çok seviyorum ama ...." Kaç saat konuştuk bilmiyorum. Sonuç yok. "Ara verelim" diyorum "maç mı bu?" diyor. "Bitirelim" diyorum "konuyu nereye getirdin" diyor. "Devam edeceksek düzelmen şart" diyorum. "Düzeleceğim desem inanacak mısın?" diyor. Belli ki adam elde etme sürecini seviyormuş. Sonrası sorumluluk, gelemedi tabi.
Ömür tüketen saatlerce konuşmanın sonunda "bana zaman verirsen değiştiğimi göstereceğim." dedi. Pişman olacağıma adım gibi eminim ama hem seviyorum hem de keşke demeyeyim diyerek kabul ettim. Aynı gün akşama doğru ev arkadaşım börek yapacaktı. Tartışmaya başlamadan önce söylemiştim. Çok sevdiğini biliyorum o böreği. Geldi bu. Böreği yedi bir güzel. Ama ben kırgınım, kızgınım. Durduk yere böyle olmasını kabullenemiyorum. "Kolay olmayacak" dedim. "Biliyorum, halledeceğim" dedi. Gözümün içine bakıyor böyle. Böreğin kalanını da saklama kabına koyup gönderdik bunu. O akşam mesaj attı. Ben yine elimden geldiğince iyi cevap veriyorum. Ertesi gün "günaydın" mesajı sonrasında da bir "ne yapıyorsun?" ve kapanış. Sonra bir daha ne arama, ne sorma. Anlayacağınız son bir günki "devam edelim, değişeceğim" böreklereymiş. Adam börek için devam edelim demiş. Börekler bitti, aşk bozuldu. Hayır saklama kabım da gitti ona yanıyorum."
Böreği yapan ev arkadaşı aralıksız gülüyor. "Benim börekler nelere kadir" modunda. Haksız da sayılmaz. Ben ne kadar üzülsem de istemsiz gülüyorum. Arkadaş da kendi haline gülüyor çünkü. Zavallıcık. Bir gün bahtın dönecek. Ben inanıyorum. Börek kaldı mı peki?
14 Ekim 2017 Cumartesi
İçimdeki Adölesan
Son günlerde içimde baş edilmesi imkansız bir ergen baş gösterdi. Resmen 17 yaşındaki kardeşimi solda sıfır bırakır nitelikte. Aslında geç ergenlik tıpçılar arasında çok normal karşılanan bir durumdur. Malum herkesin ergen olduğu 13-19 yaşlar arası biz ders çalışırız. O kadar çok çalışırız ki çoğumuz adölesan dönemde normal karşılanan isyan durumunu bile yaşamaz. Tüm hırsımızı sorulardan, kitaplardan, sınavlardan çıkartırız. ""Ha ha bu kitap da bitti!" "Günde 800 soru çözebiliyorum!" tarzı cümlelerle kendimizi tatmin ederiz. O yaşlarda insanlar sevgili kavgası yapar, bizde genelde sen çok çalıştın da sakladın tarzı kavgalar baş gösterir. Mesela benim hiç lise aşkım olmadı. Doğal olarak o yaşlarda hiç aşk acısı da çekmedim, hiç terk de edilmedim. Bizim için gayet normal bir durumdu bu. Ama üniversiteye gelip, ergenliğini normal geçirmiş insanlarla karşılaşınca durumun ne kadar içler acısı olduğunu anlarsınız. "Nasıl yani senin hiç sevgilin olmadı mı?" tarzı şaşırma cümleleri başlarda komik gelse de sonradan anlaşılır durum. 22 yaşında ilk kez bir duyguyla tanışmak, birini sevmek ve kötü bitmesi... Bir daha sevebileceğini, karşısına yeni birisinin çıkacağını 15 yaşında ilk kez aşık olmuş birine anlatmak çok kolaydır. Anlatmanıza gerek bile yoktur. Üç beş güne atlatır o zaten. Mis gibi yaşar acısını, önüne bakar. Ama bizim zavallı geç ergenizimizde işler öyle yürümez. Aylar süren depresyondan, saatlerce ağlama nöbetlerinden bahsediyorum... Anlayacağınız durum sıkıntılı.
Benim durumuma gelirsek, 25 yaşındayım... İki hafta içinde ilk görev yerim belli olacak. Doktor Hazan Çıtlak olarak tercih edeceğim hastaneleri arayıp bilgi aldım. Kendi adımın önüne doktor sıfatını koymak ilk seferde çok tuhaf gelsede üç beş kez sonra alıştım. Hatta evin içinde "doktorum lan ben" diye konuştum bir süre. Sanki haziran ayında mezun olmamışım gibi... Ama gelin görün ki içimdeki ergen bu durumu hiç umursuyor gibi durmuyor. Sürekli bir isyan halinde. Normal şartlar altında kin tutmak şöyle dursun, olayları aklında tutamayan ben bir süredir günler, haftalar hatta aylar önce yaşanılan olayları düşünüp tekrar tekrar sinirleniyorum. Sadece sinirlenmekle kalsam iyi. Bayağı intikam planları yaptığımı fark ettim. Ben ve intikam aynı cümlede... Gerçekten çok ilginç. Çünkü ben işimi ilahi güçlere bırakırım. Onlar benim için zaten hallediyor. O kadar çok şahit oldum ki bu duruma. Beni üzen insan evladının mutlu olma şansı yok. Bu da benim için yeterli. Yani yeterliydi. Şimdilerde bayağı arabalarını çizme, evlerini dağıtma tarzı planlar yaparken buluyorum kendimi. İçimdeki ergeni fiziksel intikam konusunda zor da olsa dizginleyebiliyorum. En azından şu an için. Ama laf sokma, gönderme yapma... Yok arkadaş içimde dayanılmaz bir istek var. Her gün birilerinin kuyruğuna basmak istiyorum. İyi ki twitter'ımı yıllar önce kapatmışım. Yoksa neler yazardım neler.
Son zamanlarda üst üste çok şey yaşandı ondan mıdır, yoksa ders çalışmak dışında genel anlamda işsiz olmamdan kaynaklı mıdır anlamadığım bir durumun içindeyim anlayacağınız. İçimde Kral tv'nin alt yazı bölümüne "İsmail Yk'dan Allah belanı vesin şarkısını eski sevgilime armağan ediyorum." yazabilecek kapasitede bir insan evladı var (Hala öyle bir uygulama var mı bilmiyorum bile). Umarım tez zamanda içimdeki ergeni öldürüp yoluma içimdeki çocukla devam etmeyi başarırım. Aksi takdirde yıllar öncenin mevzuları bile gün yüzüne çıkmaya başlayacak. Birisi beni durdursun!
Benim durumuma gelirsek, 25 yaşındayım... İki hafta içinde ilk görev yerim belli olacak. Doktor Hazan Çıtlak olarak tercih edeceğim hastaneleri arayıp bilgi aldım. Kendi adımın önüne doktor sıfatını koymak ilk seferde çok tuhaf gelsede üç beş kez sonra alıştım. Hatta evin içinde "doktorum lan ben" diye konuştum bir süre. Sanki haziran ayında mezun olmamışım gibi... Ama gelin görün ki içimdeki ergen bu durumu hiç umursuyor gibi durmuyor. Sürekli bir isyan halinde. Normal şartlar altında kin tutmak şöyle dursun, olayları aklında tutamayan ben bir süredir günler, haftalar hatta aylar önce yaşanılan olayları düşünüp tekrar tekrar sinirleniyorum. Sadece sinirlenmekle kalsam iyi. Bayağı intikam planları yaptığımı fark ettim. Ben ve intikam aynı cümlede... Gerçekten çok ilginç. Çünkü ben işimi ilahi güçlere bırakırım. Onlar benim için zaten hallediyor. O kadar çok şahit oldum ki bu duruma. Beni üzen insan evladının mutlu olma şansı yok. Bu da benim için yeterli. Yani yeterliydi. Şimdilerde bayağı arabalarını çizme, evlerini dağıtma tarzı planlar yaparken buluyorum kendimi. İçimdeki ergeni fiziksel intikam konusunda zor da olsa dizginleyebiliyorum. En azından şu an için. Ama laf sokma, gönderme yapma... Yok arkadaş içimde dayanılmaz bir istek var. Her gün birilerinin kuyruğuna basmak istiyorum. İyi ki twitter'ımı yıllar önce kapatmışım. Yoksa neler yazardım neler.
Son zamanlarda üst üste çok şey yaşandı ondan mıdır, yoksa ders çalışmak dışında genel anlamda işsiz olmamdan kaynaklı mıdır anlamadığım bir durumun içindeyim anlayacağınız. İçimde Kral tv'nin alt yazı bölümüne "İsmail Yk'dan Allah belanı vesin şarkısını eski sevgilime armağan ediyorum." yazabilecek kapasitede bir insan evladı var (Hala öyle bir uygulama var mı bilmiyorum bile). Umarım tez zamanda içimdeki ergeni öldürüp yoluma içimdeki çocukla devam etmeyi başarırım. Aksi takdirde yıllar öncenin mevzuları bile gün yüzüne çıkmaya başlayacak. Birisi beni durdursun!
11 Ekim 2017 Çarşamba
Darlamayun!
Karadenizlinin beyni farklı çalışır. O kadar Temel fıkrası boşuna çıkmadı ya! Aslında bakarsanız Karadenizliler hatta daha hakim olduğum kısım Trabzonlular gerçekten özenle yaklaşılması gereken insanlardır. En basitinden iki Trabzonluyu dün gırtlak gırtlağa kavga ederken, bugün birlikte çay içerken görebilirsiniz. Bizim (bir Trabzonlu olarak tabi ki kendimi dahil edecektim) her şeyimiz anlıktır. Anlık sinirle adam öldürüp 5dakika sonra cesetten özür dileyebiliriz. Mesela benim anlık öfkemle saydığım laflarla insan ölebilir. (Öfkemi fiziki boyutlara taşıdığım durumlar da olmuyor değil ama kendimi çok fazla açık etmek istemiyorum) Önceden bu tarz durumlarda çok üzülür hemen kendimi affettirme derdine düşerdim. Sonra farkettim ki ben o lafları keyfimden saymıyorum. Kuyruğuma basıyorlar, tırmalayınca suçlu beni çıkartıyorlar. Artık hiç affetirmekle uğraşmıyorum. Kendi kendime size söylediklerim için üzülürüm ben. Siz bilmeseniz de olur.
Geçenlerde kuzenimle hamburgerciden yemek siparişi verdik. O tavukburger istedi, ben köfteburger. Yemek geldiğinde o duşa girmişti. Ben açlığıma yenik düşüp onu beklemeden başladım yemeğe tabi. Bir yandan da bağırıyorum: "bu hamburgerciyi şikayet edelim. İkisini de tavuk göndermişler". Kuzenim duştan çıkıp yemeğe gelene kadar ben yedim bitirdim. Geldi, açtı yemeği "Hazan benimkini niye yedin? Köfteburger bu!?" dedi. Nasıl bir mantıkla sadece birisini açıp "ikisini de tavuk göndermişler" dedim hiçbir fikrim yok. Gerçi ben arkadaşımı arayıp telefonu evde çalınca "telefonun evde kalmış" diye mesaj atan insanım. 25 yıllık kuzenini tanımıyormuş gibi hala dalga geçiyor.
Ben annemin Antepli olmasından ötürü biraz törpülenmiş bir karadenizliyim. Saf Karadenizliler var ki bir de... Mesela bizim köyde bir amca var. Bizim oranın tabiriyle "emice". Bu emice ne zaman birisi bir yerim ağrıyor derse, ağrıyan yerine iğne yapar. Enjektörün içinde hangi ilaç olduğunun hiçbir önemi yoktur onun için. Başın mı ağrıyor, sapla iğneyi... Kolun mu acıyor batır iğneyi... Bir gün amcanın eşi eskaza "boynum ağrıyor" demiş. Teyzeyi ertesi gün toprağa verdik. Allah rahmet eylesin... Aynı amcamız bir gün kabız olmuş. Ne ettiyse çıkamamış tuvalete. Kıvrım kıvrım kıvranırken aklına süper bir fikir gelmiş. Bir hortum bulmuş. Hortumun bir ucunu musluğa takmış diğer ucunu da çıkmayan dışkının çıkmasını istediği yer olan anüse... Ve sonuna kadar açmış musluğu. Amca aylarca üniversite hastanesinde yattı. Düzeldi ama şükür. İyiymiş şimdi. Hayır aslında bakarsan fikir mantıklı. Tıkanan boruyu tayzikli suyla açabilirsin. Ama tıkayan şeyin nereden çıkacağını düşündü? Ağzından mı acaba? Orası muamma. Bir gün görürsem kendisine soracağım bu soruyu.
Bazen size göre saçma bize göre çok mantıklı fikirlere sahip olsak da, Trabzonlular olarak net insanlarız. Sonuç odaklıyız. O yüzden lafı dolandırmak, gevelemek sizi kurtarmaz. Siz en iyisi çat çat söyleyin derdinizi. O an çevrede delici kesici alet yoksa on dakikaya sinirimiz yatışmış olur zaten. Bir ileri iki geri bir adamsanız(?) zaten hiç yaklaşmayın. Kısacası "adamu darlamayun"
Geçenlerde kuzenimle hamburgerciden yemek siparişi verdik. O tavukburger istedi, ben köfteburger. Yemek geldiğinde o duşa girmişti. Ben açlığıma yenik düşüp onu beklemeden başladım yemeğe tabi. Bir yandan da bağırıyorum: "bu hamburgerciyi şikayet edelim. İkisini de tavuk göndermişler". Kuzenim duştan çıkıp yemeğe gelene kadar ben yedim bitirdim. Geldi, açtı yemeği "Hazan benimkini niye yedin? Köfteburger bu!?" dedi. Nasıl bir mantıkla sadece birisini açıp "ikisini de tavuk göndermişler" dedim hiçbir fikrim yok. Gerçi ben arkadaşımı arayıp telefonu evde çalınca "telefonun evde kalmış" diye mesaj atan insanım. 25 yıllık kuzenini tanımıyormuş gibi hala dalga geçiyor.
Ben annemin Antepli olmasından ötürü biraz törpülenmiş bir karadenizliyim. Saf Karadenizliler var ki bir de... Mesela bizim köyde bir amca var. Bizim oranın tabiriyle "emice". Bu emice ne zaman birisi bir yerim ağrıyor derse, ağrıyan yerine iğne yapar. Enjektörün içinde hangi ilaç olduğunun hiçbir önemi yoktur onun için. Başın mı ağrıyor, sapla iğneyi... Kolun mu acıyor batır iğneyi... Bir gün amcanın eşi eskaza "boynum ağrıyor" demiş. Teyzeyi ertesi gün toprağa verdik. Allah rahmet eylesin... Aynı amcamız bir gün kabız olmuş. Ne ettiyse çıkamamış tuvalete. Kıvrım kıvrım kıvranırken aklına süper bir fikir gelmiş. Bir hortum bulmuş. Hortumun bir ucunu musluğa takmış diğer ucunu da çıkmayan dışkının çıkmasını istediği yer olan anüse... Ve sonuna kadar açmış musluğu. Amca aylarca üniversite hastanesinde yattı. Düzeldi ama şükür. İyiymiş şimdi. Hayır aslında bakarsan fikir mantıklı. Tıkanan boruyu tayzikli suyla açabilirsin. Ama tıkayan şeyin nereden çıkacağını düşündü? Ağzından mı acaba? Orası muamma. Bir gün görürsem kendisine soracağım bu soruyu.
Bazen size göre saçma bize göre çok mantıklı fikirlere sahip olsak da, Trabzonlular olarak net insanlarız. Sonuç odaklıyız. O yüzden lafı dolandırmak, gevelemek sizi kurtarmaz. Siz en iyisi çat çat söyleyin derdinizi. O an çevrede delici kesici alet yoksa on dakikaya sinirimiz yatışmış olur zaten. Bir ileri iki geri bir adamsanız(?) zaten hiç yaklaşmayın. Kısacası "adamu darlamayun"
9 Ekim 2017 Pazartesi
Taş Devrine Işınla Beni Scotty
Sanırım ben taş devrinde doğacakmışım da son anda bir zaman kayması yaşamışım. Taş devri derken de cilalı falan değil. Öyle düz, sade, belki azıcık yontulmuş olanından.Uyum sağlayamıyorum kompleks dünyanın allengirli oyunlarına sahip çetrefilli insanlarına. Üstümde doğal yaşamın netliği var. Siz hiç bir kaplanın ceylana "fake" attığını gördünüz mü? Ya da iki gergedanın birbirlerine "aslında ben senden hoşlanıyordum ama sen bana pas vermezsin diye gidip yakın arkadaşınla evlendim" dediğini duydunuz mu? Yok göremezsiniz de duyamazsınız da. İnsanları anlamaya çalışmaktan beynim çürüdü yahu! Ne var yani sevdiğine "seviyorum üleeeennn" desen beyaz atkılı Kadir İnanır gibi, sevmediğine yol versen? Kızdığın zaman süzüne süzüne "yok bişiii" demek yerine armut ikram etsen, sevgili ayıcığımız afiyetle yerken sen derdini anlatsan? Olmaz mı? Türklerin tabiriyle "hiç mi olmaz?" Olmuyormuş demek ki...
Entrika günümüzde temel besin maddesi tarzı bir şey haline gelmiş. Hep bir planlar, programlar... Karşıdakinin üç adım sonrasını hesaplama çabaları... Ben düşünmeyi sevmediğim için satranç oynayamayan insanım. Yapmayın bana bunları...
Hep bir "ben adamı gözünden tanırım!" atarları. Yok ben tanıyamıyorum. Ne gözünden ne ağzından ne de burnundan. Bir insanla tanışıyorsam iyidir. Yani niye kötü olsun ki. Dizi mi bu rolü kötülük yapmak olsun? Bir insanı kankaya bağlama sürem 15 dakikayla sınırlı. Sonra "vay efendim niye böyle oldu?" E sen 3gündür tanıdığın insanı alır hayatının ortasına koyarsan olur. Çünkü insanlar senin gibi düşünmeden yaşamıyor ki! Hep bir çıkar çatışmaları, çok zekiyim havaları...
Zor değil, gerçekten. İyi bir insan olmak, karşıdakini adam yerine koymak, empati kurmak, egoyu zekayla aynı seviyede tutmak... Sonra "neden bu kadar atarlısın?" Bezdum, yeminlen bezdum... Ya beni gönderin taş devrine, keyif için değil hayatta kalmak için avlanayım ya da gideyim ormana modern dönemin Tarzan'ı olayım. Ormanda yüzüme gülüp arkamdan konuşmaya ayılarla yaşamak istiyorum. Entrikadan gözü dönmüş, ahkam kesmeyi meslek edinmiş, sevgi yoksunu insanların arasında yaşamaktan çok daha kolay olacak eminim.
Entrika günümüzde temel besin maddesi tarzı bir şey haline gelmiş. Hep bir planlar, programlar... Karşıdakinin üç adım sonrasını hesaplama çabaları... Ben düşünmeyi sevmediğim için satranç oynayamayan insanım. Yapmayın bana bunları...
Hep bir "ben adamı gözünden tanırım!" atarları. Yok ben tanıyamıyorum. Ne gözünden ne ağzından ne de burnundan. Bir insanla tanışıyorsam iyidir. Yani niye kötü olsun ki. Dizi mi bu rolü kötülük yapmak olsun? Bir insanı kankaya bağlama sürem 15 dakikayla sınırlı. Sonra "vay efendim niye böyle oldu?" E sen 3gündür tanıdığın insanı alır hayatının ortasına koyarsan olur. Çünkü insanlar senin gibi düşünmeden yaşamıyor ki! Hep bir çıkar çatışmaları, çok zekiyim havaları...
Zor değil, gerçekten. İyi bir insan olmak, karşıdakini adam yerine koymak, empati kurmak, egoyu zekayla aynı seviyede tutmak... Sonra "neden bu kadar atarlısın?" Bezdum, yeminlen bezdum... Ya beni gönderin taş devrine, keyif için değil hayatta kalmak için avlanayım ya da gideyim ormana modern dönemin Tarzan'ı olayım. Ormanda yüzüme gülüp arkamdan konuşmaya ayılarla yaşamak istiyorum. Entrikadan gözü dönmüş, ahkam kesmeyi meslek edinmiş, sevgi yoksunu insanların arasında yaşamaktan çok daha kolay olacak eminim.
4 Ekim 2017 Çarşamba
Ayrıl da Gel
Hiç at yarışı oynadınız mı? Ben bir aralar bayağı ilgiliydim. Burnumu sokmadığım bir halt kalmasın tabi. Ganyan bayiye gidip amcalarla çay içtiğimi bilirim. Hala hatırladıkça gülüyorum.
At yarışı deyip geçmeyin. Öyle iddia'ya falan benzemez at yarışı. Emek ister, çalışma ister. Açarsın gazete ekini. Bir atı kestirirsin gözüne. Daha önceki derecelerine bakarsın. Çimde mi koşmuş kumda mı? Aynı jokeyle mi koşmuş? Daha önceki jokey kaç kiloymuş? Yorumları okursun. Böyle bir sıralama yaparsın. Hipodroma gidip "koş kızım" diye bağırmazsan hiçbir anlamı olmaz zaten. Benim gibi ufak paralarla oynuyorsan nadiren kazanırsın. Kazanmanın tadı anlatılacak gibi değildir zaten de benim asıl bahsetmek istediğim kaybetme kısmı. Kaybetmenin de, yanlış ata oynamanın da çeşitleri var çünkü.
Alırsın gazete ekini, oturur çalışırsın. Çalışırken eğlenirsin. Ufak bir kupon yaparsın. Gidersin hipodroma. Hipodrom güzel bir yerdir. At sahipleri genelde kendilerini belli eder. Onları kesersin, "zenginliğin gözü kör olsun" dersin. Bir şeyler yersin. Sonra yarış başlar. Birinci ayak, ikinci ayak, üç... Devam ediyor. Son ayak başlar. Heyecan doruktakta. Tek ata oynamışsındır. Oynadığın at son ana kadar başabaş gider. Birinci mi ikinci mi olacak derken, kaybedersin. Kaybetmenin bile güzel olduğu nadir anlardandır. Tabi para için değil de benim gibi eğlence için oynadıysan. Amacına ulaşmışsındır. Heyecanı sonuna kadar yaşamışsındır. Harcadığın paranın hiçbir önemi yoktur gözünde. Mutlu mesut gidersin evine.
Kaybedişin ikinci çeşidine gelirsek... Üç beş arkadaşın aynı atı tüyo verir sana. Yorumcular ağız birliği yapar. Ama sen bir türlü emin olamazsın. Saatlerce kafa patlatırsın. Senin kafanda başka bir at vardır çünkü. En sonunda "görürsünüz hepinizi yanıltacağım" diyerek yaparsın bir kupon. İş inada binmiştir ya. Senin atın koştuğu ayağa kadar çok ata oynarsın. Anlayacağın bu işe büyük para yatırırsın. Ve o ayak başlar. Start verilir ama o da ne? Senin at yarışa başlamaz bile. Senin inadın gibi at da inat eder. Jokey ne yapsa boş... Giden parana mı yanasın, emeğine mi yoksa insanların "biz demiştik" demesine mi bilemezsin. Eğlenmemişsin, heyecanlanmamışsın. Günün boşa gitmiş. Boynu bükük dönersin evine.
Diyeceğim şu ki kaybetmek var, kaybetmek var... Yanlış ata oynamak var, oynamak var... Dileğim kayıpların bile arkasından "iyi ki" diyeceğimiz günlerimizin olması...
At yarışı deyip geçmeyin. Öyle iddia'ya falan benzemez at yarışı. Emek ister, çalışma ister. Açarsın gazete ekini. Bir atı kestirirsin gözüne. Daha önceki derecelerine bakarsın. Çimde mi koşmuş kumda mı? Aynı jokeyle mi koşmuş? Daha önceki jokey kaç kiloymuş? Yorumları okursun. Böyle bir sıralama yaparsın. Hipodroma gidip "koş kızım" diye bağırmazsan hiçbir anlamı olmaz zaten. Benim gibi ufak paralarla oynuyorsan nadiren kazanırsın. Kazanmanın tadı anlatılacak gibi değildir zaten de benim asıl bahsetmek istediğim kaybetme kısmı. Kaybetmenin de, yanlış ata oynamanın da çeşitleri var çünkü.
Alırsın gazete ekini, oturur çalışırsın. Çalışırken eğlenirsin. Ufak bir kupon yaparsın. Gidersin hipodroma. Hipodrom güzel bir yerdir. At sahipleri genelde kendilerini belli eder. Onları kesersin, "zenginliğin gözü kör olsun" dersin. Bir şeyler yersin. Sonra yarış başlar. Birinci ayak, ikinci ayak, üç... Devam ediyor. Son ayak başlar. Heyecan doruktakta. Tek ata oynamışsındır. Oynadığın at son ana kadar başabaş gider. Birinci mi ikinci mi olacak derken, kaybedersin. Kaybetmenin bile güzel olduğu nadir anlardandır. Tabi para için değil de benim gibi eğlence için oynadıysan. Amacına ulaşmışsındır. Heyecanı sonuna kadar yaşamışsındır. Harcadığın paranın hiçbir önemi yoktur gözünde. Mutlu mesut gidersin evine.
Kaybedişin ikinci çeşidine gelirsek... Üç beş arkadaşın aynı atı tüyo verir sana. Yorumcular ağız birliği yapar. Ama sen bir türlü emin olamazsın. Saatlerce kafa patlatırsın. Senin kafanda başka bir at vardır çünkü. En sonunda "görürsünüz hepinizi yanıltacağım" diyerek yaparsın bir kupon. İş inada binmiştir ya. Senin atın koştuğu ayağa kadar çok ata oynarsın. Anlayacağın bu işe büyük para yatırırsın. Ve o ayak başlar. Start verilir ama o da ne? Senin at yarışa başlamaz bile. Senin inadın gibi at da inat eder. Jokey ne yapsa boş... Giden parana mı yanasın, emeğine mi yoksa insanların "biz demiştik" demesine mi bilemezsin. Eğlenmemişsin, heyecanlanmamışsın. Günün boşa gitmiş. Boynu bükük dönersin evine.
Diyeceğim şu ki kaybetmek var, kaybetmek var... Yanlış ata oynamak var, oynamak var... Dileğim kayıpların bile arkasından "iyi ki" diyeceğimiz günlerimizin olması...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
