Sanırım ben taş devrinde doğacakmışım da son anda bir zaman kayması yaşamışım. Taş devri derken de cilalı falan değil. Öyle düz, sade, belki azıcık yontulmuş olanından.Uyum sağlayamıyorum kompleks dünyanın allengirli oyunlarına sahip çetrefilli insanlarına. Üstümde doğal yaşamın netliği var. Siz hiç bir kaplanın ceylana "fake" attığını gördünüz mü? Ya da iki gergedanın birbirlerine "aslında ben senden hoşlanıyordum ama sen bana pas vermezsin diye gidip yakın arkadaşınla evlendim" dediğini duydunuz mu? Yok göremezsiniz de duyamazsınız da. İnsanları anlamaya çalışmaktan beynim çürüdü yahu! Ne var yani sevdiğine "seviyorum üleeeennn" desen beyaz atkılı Kadir İnanır gibi, sevmediğine yol versen? Kızdığın zaman süzüne süzüne "yok bişiii" demek yerine armut ikram etsen, sevgili ayıcığımız afiyetle yerken sen derdini anlatsan? Olmaz mı? Türklerin tabiriyle "hiç mi olmaz?" Olmuyormuş demek ki...
Entrika günümüzde temel besin maddesi tarzı bir şey haline gelmiş. Hep bir planlar, programlar... Karşıdakinin üç adım sonrasını hesaplama çabaları... Ben düşünmeyi sevmediğim için satranç oynayamayan insanım. Yapmayın bana bunları...
Hep bir "ben adamı gözünden tanırım!" atarları. Yok ben tanıyamıyorum. Ne gözünden ne ağzından ne de burnundan. Bir insanla tanışıyorsam iyidir. Yani niye kötü olsun ki. Dizi mi bu rolü kötülük yapmak olsun? Bir insanı kankaya bağlama sürem 15 dakikayla sınırlı. Sonra "vay efendim niye böyle oldu?" E sen 3gündür tanıdığın insanı alır hayatının ortasına koyarsan olur. Çünkü insanlar senin gibi düşünmeden yaşamıyor ki! Hep bir çıkar çatışmaları, çok zekiyim havaları...
Zor değil, gerçekten. İyi bir insan olmak, karşıdakini adam yerine koymak, empati kurmak, egoyu zekayla aynı seviyede tutmak... Sonra "neden bu kadar atarlısın?" Bezdum, yeminlen bezdum... Ya beni gönderin taş devrine, keyif için değil hayatta kalmak için avlanayım ya da gideyim ormana modern dönemin Tarzan'ı olayım. Ormanda yüzüme gülüp arkamdan konuşmaya ayılarla yaşamak istiyorum. Entrikadan gözü dönmüş, ahkam kesmeyi meslek edinmiş, sevgi yoksunu insanların arasında yaşamaktan çok daha kolay olacak eminim.
9 Ekim 2017 Pazartesi
4 Ekim 2017 Çarşamba
Ayrıl da Gel
Hiç at yarışı oynadınız mı? Ben bir aralar bayağı ilgiliydim. Burnumu sokmadığım bir halt kalmasın tabi. Ganyan bayiye gidip amcalarla çay içtiğimi bilirim. Hala hatırladıkça gülüyorum.
At yarışı deyip geçmeyin. Öyle iddia'ya falan benzemez at yarışı. Emek ister, çalışma ister. Açarsın gazete ekini. Bir atı kestirirsin gözüne. Daha önceki derecelerine bakarsın. Çimde mi koşmuş kumda mı? Aynı jokeyle mi koşmuş? Daha önceki jokey kaç kiloymuş? Yorumları okursun. Böyle bir sıralama yaparsın. Hipodroma gidip "koş kızım" diye bağırmazsan hiçbir anlamı olmaz zaten. Benim gibi ufak paralarla oynuyorsan nadiren kazanırsın. Kazanmanın tadı anlatılacak gibi değildir zaten de benim asıl bahsetmek istediğim kaybetme kısmı. Kaybetmenin de, yanlış ata oynamanın da çeşitleri var çünkü.
Alırsın gazete ekini, oturur çalışırsın. Çalışırken eğlenirsin. Ufak bir kupon yaparsın. Gidersin hipodroma. Hipodrom güzel bir yerdir. At sahipleri genelde kendilerini belli eder. Onları kesersin, "zenginliğin gözü kör olsun" dersin. Bir şeyler yersin. Sonra yarış başlar. Birinci ayak, ikinci ayak, üç... Devam ediyor. Son ayak başlar. Heyecan doruktakta. Tek ata oynamışsındır. Oynadığın at son ana kadar başabaş gider. Birinci mi ikinci mi olacak derken, kaybedersin. Kaybetmenin bile güzel olduğu nadir anlardandır. Tabi para için değil de benim gibi eğlence için oynadıysan. Amacına ulaşmışsındır. Heyecanı sonuna kadar yaşamışsındır. Harcadığın paranın hiçbir önemi yoktur gözünde. Mutlu mesut gidersin evine.
Kaybedişin ikinci çeşidine gelirsek... Üç beş arkadaşın aynı atı tüyo verir sana. Yorumcular ağız birliği yapar. Ama sen bir türlü emin olamazsın. Saatlerce kafa patlatırsın. Senin kafanda başka bir at vardır çünkü. En sonunda "görürsünüz hepinizi yanıltacağım" diyerek yaparsın bir kupon. İş inada binmiştir ya. Senin atın koştuğu ayağa kadar çok ata oynarsın. Anlayacağın bu işe büyük para yatırırsın. Ve o ayak başlar. Start verilir ama o da ne? Senin at yarışa başlamaz bile. Senin inadın gibi at da inat eder. Jokey ne yapsa boş... Giden parana mı yanasın, emeğine mi yoksa insanların "biz demiştik" demesine mi bilemezsin. Eğlenmemişsin, heyecanlanmamışsın. Günün boşa gitmiş. Boynu bükük dönersin evine.
Diyeceğim şu ki kaybetmek var, kaybetmek var... Yanlış ata oynamak var, oynamak var... Dileğim kayıpların bile arkasından "iyi ki" diyeceğimiz günlerimizin olması...
At yarışı deyip geçmeyin. Öyle iddia'ya falan benzemez at yarışı. Emek ister, çalışma ister. Açarsın gazete ekini. Bir atı kestirirsin gözüne. Daha önceki derecelerine bakarsın. Çimde mi koşmuş kumda mı? Aynı jokeyle mi koşmuş? Daha önceki jokey kaç kiloymuş? Yorumları okursun. Böyle bir sıralama yaparsın. Hipodroma gidip "koş kızım" diye bağırmazsan hiçbir anlamı olmaz zaten. Benim gibi ufak paralarla oynuyorsan nadiren kazanırsın. Kazanmanın tadı anlatılacak gibi değildir zaten de benim asıl bahsetmek istediğim kaybetme kısmı. Kaybetmenin de, yanlış ata oynamanın da çeşitleri var çünkü.
Alırsın gazete ekini, oturur çalışırsın. Çalışırken eğlenirsin. Ufak bir kupon yaparsın. Gidersin hipodroma. Hipodrom güzel bir yerdir. At sahipleri genelde kendilerini belli eder. Onları kesersin, "zenginliğin gözü kör olsun" dersin. Bir şeyler yersin. Sonra yarış başlar. Birinci ayak, ikinci ayak, üç... Devam ediyor. Son ayak başlar. Heyecan doruktakta. Tek ata oynamışsındır. Oynadığın at son ana kadar başabaş gider. Birinci mi ikinci mi olacak derken, kaybedersin. Kaybetmenin bile güzel olduğu nadir anlardandır. Tabi para için değil de benim gibi eğlence için oynadıysan. Amacına ulaşmışsındır. Heyecanı sonuna kadar yaşamışsındır. Harcadığın paranın hiçbir önemi yoktur gözünde. Mutlu mesut gidersin evine.
Kaybedişin ikinci çeşidine gelirsek... Üç beş arkadaşın aynı atı tüyo verir sana. Yorumcular ağız birliği yapar. Ama sen bir türlü emin olamazsın. Saatlerce kafa patlatırsın. Senin kafanda başka bir at vardır çünkü. En sonunda "görürsünüz hepinizi yanıltacağım" diyerek yaparsın bir kupon. İş inada binmiştir ya. Senin atın koştuğu ayağa kadar çok ata oynarsın. Anlayacağın bu işe büyük para yatırırsın. Ve o ayak başlar. Start verilir ama o da ne? Senin at yarışa başlamaz bile. Senin inadın gibi at da inat eder. Jokey ne yapsa boş... Giden parana mı yanasın, emeğine mi yoksa insanların "biz demiştik" demesine mi bilemezsin. Eğlenmemişsin, heyecanlanmamışsın. Günün boşa gitmiş. Boynu bükük dönersin evine.
Diyeceğim şu ki kaybetmek var, kaybetmek var... Yanlış ata oynamak var, oynamak var... Dileğim kayıpların bile arkasından "iyi ki" diyeceğimiz günlerimizin olması...
26 Eylül 2017 Salı
Kız Sıdıka
Ev hanımlığına iyiden iyiye alıştım. En azından kendimi doğrama planlarımı şimdilik rafa kaldırdım. Bence büyük bir adım. Yemek yapıyorum, bulaşık, çamaşır... Güzel yönleri yok değil. Mesela alarm sesi nasıl bir şeydi unuttum. Gerçi her gün kendiliğimden sabahın köründe uyandığım için bu avuntum da boş anlayacağınız.
Küçük yaşımdan itibaren Türk filmlerine olan hayranlığım bu aralar iyice depreşti. Akşamları otururken, yemek yerken kısacası ders ve spor dışındaki her anımda yaşasın Türk filmleri! İtiraf ediyorum psikolojim alt üst. Modern zamanlarda aşk yok olmuş mudur? İzlediğim her filmde "benim bu kadından farkım ne? Neden bana böyle şeyler yapılmıyor?" diye isyan ediyorum. Biraz önce bir filmde adam kadına evlilik teklifi etmek için ateşböceklerini kavanoza doldurmuştu! Kuzenim "Hazan film onlar. Gerçekte yok bu adamlardan. Bu senaryoları bile eminim kadınlar yazmıştır. Erkeklerin kafası böyle inceliklere göre değil!" dese de yok. İki sahne sonra ben yine başlıyorum. Bir şunu yapanımız olmadı, bir bunu yapanımız olmadı...
Ev hanımlığımın üstüne evde koca beklerken türlü aşk hayallerine dalan kız masterı yaptığıma göre oldum ben oldum. Yetkililere sesleniyorum. Bir an önce çalıştırın beni. Nöbet tutturun, hasta yağdırın üstüme. Bırakın tek taşımı kendim alayım, tek başıma kendim takayım. Hazan'dım 15 günde Sıdıka oldum. Bir sonraki adımı görmek istemiyorum.
Küçük yaşımdan itibaren Türk filmlerine olan hayranlığım bu aralar iyice depreşti. Akşamları otururken, yemek yerken kısacası ders ve spor dışındaki her anımda yaşasın Türk filmleri! İtiraf ediyorum psikolojim alt üst. Modern zamanlarda aşk yok olmuş mudur? İzlediğim her filmde "benim bu kadından farkım ne? Neden bana böyle şeyler yapılmıyor?" diye isyan ediyorum. Biraz önce bir filmde adam kadına evlilik teklifi etmek için ateşböceklerini kavanoza doldurmuştu! Kuzenim "Hazan film onlar. Gerçekte yok bu adamlardan. Bu senaryoları bile eminim kadınlar yazmıştır. Erkeklerin kafası böyle inceliklere göre değil!" dese de yok. İki sahne sonra ben yine başlıyorum. Bir şunu yapanımız olmadı, bir bunu yapanımız olmadı...
Ev hanımlığımın üstüne evde koca beklerken türlü aşk hayallerine dalan kız masterı yaptığıma göre oldum ben oldum. Yetkililere sesleniyorum. Bir an önce çalıştırın beni. Nöbet tutturun, hasta yağdırın üstüme. Bırakın tek taşımı kendim alayım, tek başıma kendim takayım. Hazan'dım 15 günde Sıdıka oldum. Bir sonraki adımı görmek istemiyorum.
20 Eylül 2017 Çarşamba
Ev Hanımı
Dünyanın en zor mesleği ev hanımlığı... Hiç saçmalama falan demeyin. Doktorluk falan halt etmiş yanında. Şu kısacık ev hanımlığı tecrübemle hayata bakışım değişti desem yeridir. O kadar çok boş zaman var ki şöyle mi baksam, amuda mı kalksam yoksa obua çalarken koşarak mı baksam diye düşünebiliyorum. Hele benimki gibi sürekli meşgul olmaya alışmış beyinler için tam bir dram söz konusu. Zavallıcık kafamın içinde dehşete düştü. Hasta yok, nöbet yok, sabahın köründe uyanacağım derdi yok, ne yapacağını şaşırdı.
Halay dolu bir yılın ardından tus'da tam da hakettiğim gibi bir sonuç aldım. Bunun üzerine "artık dizi kırıp oturma zamanıdır" dedim. "Ohoooo intörnlük olmasa, nöbetler olmasa derece yaparım ben" laflarının ne derece boş olduğunu henüz bir ay dolmadan anladım. Sabah uyan kahvaltı, ders, spora git, gel, yemek, ders, yemek, tv izle ( favorim doktorlar, en azından hastane görüyorum), İstiklal marşı ve kapanış. Ertesi gün bir daha, sonra bir daha... Haksızlık etmeyeyim arada temizlik yapıyorum bir de markete gidiyorum. Durumu en dramatik hale getirense dolaplara sığmadığı için ekstra askılık aldığım kıyafetlerim... Askılarda çürüyorlarmış hissine kapılıyorum. En son ne zaman eşofman dışında kıyafet giydim fikirsizim. İyi ki spora gidiyorum. Yoksa duş bile almayacağım herhalde.
Durumu abarttığımı düşünebilirsiniz. Ama bu yazılanlar tamamıyla büyük bir hayal kırıklığının eseridir. "Ben ev hanımı olmak istiyorum" diye isyan ettiğim günler dün gibi aklımda. Ne çıkartıyoruz buradan? En kötü iş bile işsizlikten iyidir. Sabah küfrederek gittiğiniz işinizin kıymetini bileceğiniz bir gün diliyorum. Ben mi? İşsizlikten kendimi doğramazsam hiçbir sorun yok.
Halay dolu bir yılın ardından tus'da tam da hakettiğim gibi bir sonuç aldım. Bunun üzerine "artık dizi kırıp oturma zamanıdır" dedim. "Ohoooo intörnlük olmasa, nöbetler olmasa derece yaparım ben" laflarının ne derece boş olduğunu henüz bir ay dolmadan anladım. Sabah uyan kahvaltı, ders, spora git, gel, yemek, ders, yemek, tv izle ( favorim doktorlar, en azından hastane görüyorum), İstiklal marşı ve kapanış. Ertesi gün bir daha, sonra bir daha... Haksızlık etmeyeyim arada temizlik yapıyorum bir de markete gidiyorum. Durumu en dramatik hale getirense dolaplara sığmadığı için ekstra askılık aldığım kıyafetlerim... Askılarda çürüyorlarmış hissine kapılıyorum. En son ne zaman eşofman dışında kıyafet giydim fikirsizim. İyi ki spora gidiyorum. Yoksa duş bile almayacağım herhalde.
Durumu abarttığımı düşünebilirsiniz. Ama bu yazılanlar tamamıyla büyük bir hayal kırıklığının eseridir. "Ben ev hanımı olmak istiyorum" diye isyan ettiğim günler dün gibi aklımda. Ne çıkartıyoruz buradan? En kötü iş bile işsizlikten iyidir. Sabah küfrederek gittiğiniz işinizin kıymetini bileceğiniz bir gün diliyorum. Ben mi? İşsizlikten kendimi doğramazsam hiçbir sorun yok.
7 Eylül 2017 Perşembe
Sevgili Buldun, Kuş Kondurdun
Bir sevgili bulunca tüm dünyayı unutan kızlar, kızlarımız... Yine sevmediğim genelleme yazılarımdan birisi... Ancak yazılmayacak gibi değiller ki! Özel üretim gibi, nerede karşılaşsam hepsi birbirinin aynısı... Evet şimdi başlıyorum.
Bu kızlarımız daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim "uzun ilişki kızları" gibi "sevgililik müessesesine" erken yaşta başvururlar. Yalnız uzun ilişki kızlarından temel farkı aradığı şeyin popülerlik değil sahiplenilme olmasıdır. Yani aranılan sevgilinin okulun popüler çocuğu olmasına veya sınıfın bütün bireylerinin bu ilişkiye dahil olmasına gerek yoktur. Daha çok sessiz sedasız yaşarlar ilişkilerini.
Yaş artar, zaman geçer. Ancak bu kızlarımızın hayatı hep stabildir. Sevgilisi olmayan dönemlerde dünya iyisi bir insan haline gelirler. Her derdinize koşar, her işinize yardım ederler. Gaddar olmak istemem ama bütün bunları sizi çok sevdiği için yapmazlar. Bu durumu benim kabul etmem biraz güç oldu ama başıma vura vura öğrettiler. Sizi adeta "arkadaş bank" olarak görürler. Sizin arkadaşlarınızla kaynaşır, tanıştırdığınız her erkeği kendilerine potansiyel olarak görürler. Her ortamda sergiledikleri flörtöz tavırlarla sizin kankalarınızdan birini ayartmayı başarırlar. Sonrası işte işin korkunç kısmı. Her an yanınızda olan "canım, cicim, kardeşim" dediğiniz insan bir anda puf, yok olur. Ne zaman arasanız sevgilisiyle bir işi vardır. Hatta kapısına dayanıp "ölüyorum" deseniz "sevgilim gelecek" cevabıyla karşılaşırsınız. Bu durumu ilk kez yaşıyorsanız sinirleriniz bozulur, canınız sıkılır. Sonra gün gelir devran döner. Kızımızın "her şeyim" dediği ( gerçekten de başka kimsesi kalmamıştır) bey bu "her şeylikten" bunalır ve totoşuna tekmeyi koyıverir. Kızımız bir anda evsiz, barksız, sahipsiz kalır. Kuyruğunu kıstırdığı gibi gelir kapınıza. Siz de iyi insansınız ya "bir daha yapmaz" dersiniz. Yara bandı olursunuz ona. Eskisi gibi olur her şey. Yine her işinize koşar, yine en iyi arkadaşınız olur, yine sizin arkadaşlarınızla tanışır ve evet. Fark ettiniz mi? Yine aynı hazin hikaye... Burada tanışılan kişinin sizin arkadaşınız olması şart değildir. Sizin gibi başka bir "fazla iyimser" arkadaşın arkadaşı da olabilir. Sonuç değişmez. Yine elini eteğini çekip sizi bir kalemde siler.
Benim gibi insanların değişebileceklerine inanan bir saftirik Elmer'sanız defalarca yaşayabilirsiniz bu olayı. Maddi manevi bir güzel sömürülürsünüz. Nasıl olsa kardeşinizdir ya!? Üç kuruş paranın lafını mı edeceksiniz? Etmeyin tabi. Ama sevgilisi olunca adınız bile olmayacaktır. Nankör bu insanoğlu... Bir sevgili bulunca sizi yok sayan insanlardan uzak, mutlu günler:)
Bu kızlarımız daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim "uzun ilişki kızları" gibi "sevgililik müessesesine" erken yaşta başvururlar. Yalnız uzun ilişki kızlarından temel farkı aradığı şeyin popülerlik değil sahiplenilme olmasıdır. Yani aranılan sevgilinin okulun popüler çocuğu olmasına veya sınıfın bütün bireylerinin bu ilişkiye dahil olmasına gerek yoktur. Daha çok sessiz sedasız yaşarlar ilişkilerini.
Yaş artar, zaman geçer. Ancak bu kızlarımızın hayatı hep stabildir. Sevgilisi olmayan dönemlerde dünya iyisi bir insan haline gelirler. Her derdinize koşar, her işinize yardım ederler. Gaddar olmak istemem ama bütün bunları sizi çok sevdiği için yapmazlar. Bu durumu benim kabul etmem biraz güç oldu ama başıma vura vura öğrettiler. Sizi adeta "arkadaş bank" olarak görürler. Sizin arkadaşlarınızla kaynaşır, tanıştırdığınız her erkeği kendilerine potansiyel olarak görürler. Her ortamda sergiledikleri flörtöz tavırlarla sizin kankalarınızdan birini ayartmayı başarırlar. Sonrası işte işin korkunç kısmı. Her an yanınızda olan "canım, cicim, kardeşim" dediğiniz insan bir anda puf, yok olur. Ne zaman arasanız sevgilisiyle bir işi vardır. Hatta kapısına dayanıp "ölüyorum" deseniz "sevgilim gelecek" cevabıyla karşılaşırsınız. Bu durumu ilk kez yaşıyorsanız sinirleriniz bozulur, canınız sıkılır. Sonra gün gelir devran döner. Kızımızın "her şeyim" dediği ( gerçekten de başka kimsesi kalmamıştır) bey bu "her şeylikten" bunalır ve totoşuna tekmeyi koyıverir. Kızımız bir anda evsiz, barksız, sahipsiz kalır. Kuyruğunu kıstırdığı gibi gelir kapınıza. Siz de iyi insansınız ya "bir daha yapmaz" dersiniz. Yara bandı olursunuz ona. Eskisi gibi olur her şey. Yine her işinize koşar, yine en iyi arkadaşınız olur, yine sizin arkadaşlarınızla tanışır ve evet. Fark ettiniz mi? Yine aynı hazin hikaye... Burada tanışılan kişinin sizin arkadaşınız olması şart değildir. Sizin gibi başka bir "fazla iyimser" arkadaşın arkadaşı da olabilir. Sonuç değişmez. Yine elini eteğini çekip sizi bir kalemde siler.
Benim gibi insanların değişebileceklerine inanan bir saftirik Elmer'sanız defalarca yaşayabilirsiniz bu olayı. Maddi manevi bir güzel sömürülürsünüz. Nasıl olsa kardeşinizdir ya!? Üç kuruş paranın lafını mı edeceksiniz? Etmeyin tabi. Ama sevgilisi olunca adınız bile olmayacaktır. Nankör bu insanoğlu... Bir sevgili bulunca sizi yok sayan insanlardan uzak, mutlu günler:)
30 Ağustos 2017 Çarşamba
Kalanlardan Gidenlere
Duygusallı yazılar yazmak yerine geyik muhabbeti çevirmeyi çok isterdim. Ben de sizin gibi okurken daha çok eğleniyorum. Buradan da bir itiraf geldi: Kendi yazılarımı okuyup, eğleniyorum. Hele üstünden biraz zaman geçmişse, bayağı gülüyorum da. "Kendini beğenmiş" diye taşlamadan önce bu yazıyı göz yaşlarımla suladığımı söylersem belki biraz yumuşarsınız. Şaka değil. Hayatımın en ayrılık dolu günüydü. Üç, beş, on... Kaç kişiyle vedalaştığımı sayamadım bile. Yedi yılda biriktirdiğim tüm arkadaşlarımı bir bir yolcu ettim. Sanki kız anasıyım, yüksek yüksek tepelere kız veriyorum. Gerçi öyle olsa bir kızımı gönderir ona üzülürdüm. Bugün ben birini otogara bıraktım, gözümdeki yaş kurumadan öbürünü arabaya bindirdim. O daha ana yola çıkmadan başka birine sarılıp "mutlaka görüşelim" dedim. Giden de gittiğine mi yansın, beni mi teselli etsin bilemedi. Bütün gün akan makyajıma bağlı yüzümün yarısı siyah olarak gezdim. Huyumu bildiğim için sabah kendi kendime "makyajı bol yapayım da ağlayacak gibi olursam makyajımı düşünüp vazgeçeyim" diye düşündüm ama nafile. Evdeki hesap hiç olmadı. Aksine Selvi Boylum Al Yazmalım'da annesi Asya'nın yüzüne kara çalıyordu ya o şekilde gezdim bütün gün.
Ayrılık çirkin kabul de ayrılıktan sonra kalan olmak en çirkini. Giden gitmenin verdiği heyecanla bir şekilde avutuyor kendini. Kalan kaldığı yerde bir yandan özlemle bir yandan anılarla mücadele veriyor. Şimdi şu bilgisayarımı İlyasko ile aldığımız gün.. Avm'ye girip 6 bin lira bırakıp çıkmıştık. Zenginlik değil. Yanlış anlaşılmasın. Bütün alınması gerekenleri bir güne toplayınca öyle olmuştu. Sonra da gece acilde nöbete gelip 6 bin lirayı nasıl harcadığımızı ballandıra ballandıra anlatmıştık.
Kapıda Fatoş'un doğum günümde yazdığı akrostiş asılı... Bir insan daha birinci sınıftayken bu kadar iyi anlatılabilir mi?
Hep yerindedir neşesi
Atipik tıpçıdır kendisi
Zengin renklerden elbisesi
Attırmayın tepesini
Ne çok severdik İbrahim Tatlıses'i
Tamam son dize konsunda çok iddialı değilim ama kalan 4 satırda Hazan özeti yapmış.
Masanın yanında duran kırmızı sandalye var. Ayşe bir yıl önce, ertesi gün henüz hiç çalışmadığımız bir sınav varken, gecenin üçünde "kuş gibi hafifim" diyerek kanat çırpıyordu. O sınavdan nasıl geçtim biliyor musunuz? Poğaça yiyerek. Bildiğimiz poğaça... Zeytinli olması lazım. Küçük stajlardan biriydi. İki haftalık olanlardan. Hangi hocadan sözlüye gireceğimiz sınav sabahı belli oluyordu. Şansıma derse girmeye takıntılı hocalardan birine rast gelmiştim. 4 kişi girdik sınava. Üç arkadaşı sorularıyla ağlatıp bana "sen şu dersimde poğaça yiyen aç kız değil misin?" diye sormuştu. "Evet" cevabımla birlikte hocanın gözünde yanan A1 ışığını görmüştüm.
Sonuç şu ki ayrılık zor, kalmak daha da zor. Sıradaki şarkı kalanlardan gidenlere gelsin... "Ayrılık, ayrılık, aman ayrılık/ Her bir dertten ala yaman ayrılık...
Ayrılık çirkin kabul de ayrılıktan sonra kalan olmak en çirkini. Giden gitmenin verdiği heyecanla bir şekilde avutuyor kendini. Kalan kaldığı yerde bir yandan özlemle bir yandan anılarla mücadele veriyor. Şimdi şu bilgisayarımı İlyasko ile aldığımız gün.. Avm'ye girip 6 bin lira bırakıp çıkmıştık. Zenginlik değil. Yanlış anlaşılmasın. Bütün alınması gerekenleri bir güne toplayınca öyle olmuştu. Sonra da gece acilde nöbete gelip 6 bin lirayı nasıl harcadığımızı ballandıra ballandıra anlatmıştık.
Kapıda Fatoş'un doğum günümde yazdığı akrostiş asılı... Bir insan daha birinci sınıftayken bu kadar iyi anlatılabilir mi?
Hep yerindedir neşesi
Atipik tıpçıdır kendisi
Zengin renklerden elbisesi
Attırmayın tepesini
Ne çok severdik İbrahim Tatlıses'i
Tamam son dize konsunda çok iddialı değilim ama kalan 4 satırda Hazan özeti yapmış.
Masanın yanında duran kırmızı sandalye var. Ayşe bir yıl önce, ertesi gün henüz hiç çalışmadığımız bir sınav varken, gecenin üçünde "kuş gibi hafifim" diyerek kanat çırpıyordu. O sınavdan nasıl geçtim biliyor musunuz? Poğaça yiyerek. Bildiğimiz poğaça... Zeytinli olması lazım. Küçük stajlardan biriydi. İki haftalık olanlardan. Hangi hocadan sözlüye gireceğimiz sınav sabahı belli oluyordu. Şansıma derse girmeye takıntılı hocalardan birine rast gelmiştim. 4 kişi girdik sınava. Üç arkadaşı sorularıyla ağlatıp bana "sen şu dersimde poğaça yiyen aç kız değil misin?" diye sormuştu. "Evet" cevabımla birlikte hocanın gözünde yanan A1 ışığını görmüştüm.
Sonuç şu ki ayrılık zor, kalmak daha da zor. Sıradaki şarkı kalanlardan gidenlere gelsin... "Ayrılık, ayrılık, aman ayrılık/ Her bir dertten ala yaman ayrılık...
9 Ağustos 2017 Çarşamba
En
Mutluluğu çok yanlış yerlerde aramıyor musunuz? Daha doğrusu mutluluğu fazla aramıyor musunuz? Hep daha fazlası hep "önündeki engeli aşınca mutluluğa ulaşma düşüncesi..." İtiraf etmeliyim ben de böyleydim. Lisede üniversite sınavını kazanınca her şeyin mükemmel olacağını, mutluluğun bana bir tepsi içinde sunulacağını düşünüyordum. Güzel olmadı mı? Oldu. Ama olmasının nedeni benim bu düşüncemden ve yarattığım hırslardan vazgeçmiş olmamdan kaynaklıydı.
Hep bir yarış... En başarılı, en iyi, en güzel, en, en, en daha çok en olma isteği. Sevgilin mi var? En yakışıklısı, en güzeli senin sevgilin... İşe mi gireceksin? En rahatı yine seninki... Sınav mı var? En başarılı sen olacaksın... Evlendin mi? En güzel evlilik hayatı seninki... Acı mı çekiyorsun? Yine en çok seninki... Yok öyle bir dünya! Olmasın da en zeki, en iyi, en güzel sen olmak zorunda değilsin. Her sınavda başarılı olamayabilirsin. İnan bana başarısızlığın da güzel bir tadı var. Biraz ekşi, biraz acı ama alışıyorsun. Alıştıkça seviyorsun. Mutluluğu hep ilerde aramaktansa şu an elindekilerle mutlu olabilmeyi başarıyor musun? Asıl başarılı sensin. Olay "şu olsun her şey güzel olcak, bu geçsin huzura ereceğim"e kaldıysa, yazık sana. Bir arayışla tüketeceğin, bir solukluk ömrün var. Kolay gelsin. Ben gidip yine ne kadar şanslı olduğumu düşünerek huzurlu bir uykuya dalacağım. En mutlu günler sizin olsun, bana birazı da yeter...
Hep bir yarış... En başarılı, en iyi, en güzel, en, en, en daha çok en olma isteği. Sevgilin mi var? En yakışıklısı, en güzeli senin sevgilin... İşe mi gireceksin? En rahatı yine seninki... Sınav mı var? En başarılı sen olacaksın... Evlendin mi? En güzel evlilik hayatı seninki... Acı mı çekiyorsun? Yine en çok seninki... Yok öyle bir dünya! Olmasın da en zeki, en iyi, en güzel sen olmak zorunda değilsin. Her sınavda başarılı olamayabilirsin. İnan bana başarısızlığın da güzel bir tadı var. Biraz ekşi, biraz acı ama alışıyorsun. Alıştıkça seviyorsun. Mutluluğu hep ilerde aramaktansa şu an elindekilerle mutlu olabilmeyi başarıyor musun? Asıl başarılı sensin. Olay "şu olsun her şey güzel olcak, bu geçsin huzura ereceğim"e kaldıysa, yazık sana. Bir arayışla tüketeceğin, bir solukluk ömrün var. Kolay gelsin. Ben gidip yine ne kadar şanslı olduğumu düşünerek huzurlu bir uykuya dalacağım. En mutlu günler sizin olsun, bana birazı da yeter...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
