22 Ocak 2016 Cuma
Kardiş 6
Naz yapmak kadının dünya üzerindeki ilk görevidir. İkinci de trip atmak değil mi kardiş? Yani biz küçüklüğümüzde dizilerden filmlerden öyle öğrenmiştik. Unut onları kardiş. Devir değişmedi, yıkılıp yeniden yapıldı. Fazla naz aşık usandırmıyor artık. Naz yapana kimse aşık olmuyor. "Biraz peşimden koşturayım, bakalım gerçekten seviyor muymuş?" sorunsalı artık tarihin tozlu sayfalarında can çekişiyor. Senin bir "naz"ına bakan akbabalar havada halaya durmuş. Bir nevi koltuk kapma yarışması gibi. Halay bitiyor ve 5 dakika önce seni seven şimdi başkasını seviyor. Sen hala dağları delecek Ferhat'ı bekle kardiş. Karayolları ona delinecek dağ bırakmamış da Kaf dağını delip geliyormuş bir koşu. Gelirken de sana Anka kuşu falan getirecekmiş. Devler cüceler de gelirse peşine, beraber deve cüce oynarsınız fena mı?
5 Ocak 2016 Salı
Yine O Şarkı
Yine o şarkı çalıyordu. Hep o şarkı çalardı zaten. Haksızlık etme arada başkaları da olurdu ama yine yeniden bir de nasıl oluyorsa farketmeden ona dönüyordu. Radyoda mıydı, televizyonda? Ya da kafasının içinde. Umurunda değil. Sonuç olarak o dinliyordu. Şarabı içip bağını sormuyordu. Sorduğu zamanlar vardı. Bir zamanlar... Ne zamanlardı? Hatırlamıyor. Şimdi olmayanların hep olacaklarını düşündüğü zamanlardı işte. Düşündüğü... "Bu kadar düşünme hindi gibi" demişti bir arkadaşı bir seferinde. Arkadaşı mıydı? Yine önemsiz ayrıntılara takılıyordu. Herkes herkesin arkadaşıydı şimdilerde. Kelimelerin anlamını kaybettiği zamanda yaşamak zorunda olması da mı onun suçuydu?
Işıklar yanıyordu karşı betonlarda. Bak şu köşedekinde bir aile yemek yiyor. Baba gününün nasìl geçtiğini anlatıyor. Karşıdakilerden birinde iki genç rakı sofrası kurmuş olmayan dertleriyle dertleşiyorlar. Birinde annesi küçük kızına hikaye okuyor. Asla gerçek olmayacak pamuk şekerden hikayeler. Sinirleniyor. Neden kandırıyorlar ki doğduğumuzdan beri? Ya ne yapacaklardı? Bilmiyor. Neyi biliyor ki? Daha da büyütürsek kim neyi biliyor ki?
Yine yarın oluyordu. Hep olurdu. Dur bir dakika. Yarın değil bugündü olan. Dün nereye kayboldu? Yine paniğe kapıldı. Zaman kavramı hep bir karmaşaydı ve karmaşalar onu dehşete düşürürdü. Tıpkı diğerlerinin "his,duygu "dediği, onunsa kelimelerin yetmediği bölgesinde barındrıdıkları gibi. Kovmaya çalışmıştı ama başarı pek uğramıyordu yanına. Başarı da ne ki zaten? Kime göre, neye göre?
Kurtulamazdı, kaçamazdı. Ertelenebilir. Evet evet ertelenir. İçini rengarenk kelebekler sardı. Uyuyordu.
Işıklar yanıyordu karşı betonlarda. Bak şu köşedekinde bir aile yemek yiyor. Baba gününün nasìl geçtiğini anlatıyor. Karşıdakilerden birinde iki genç rakı sofrası kurmuş olmayan dertleriyle dertleşiyorlar. Birinde annesi küçük kızına hikaye okuyor. Asla gerçek olmayacak pamuk şekerden hikayeler. Sinirleniyor. Neden kandırıyorlar ki doğduğumuzdan beri? Ya ne yapacaklardı? Bilmiyor. Neyi biliyor ki? Daha da büyütürsek kim neyi biliyor ki?
Yine yarın oluyordu. Hep olurdu. Dur bir dakika. Yarın değil bugündü olan. Dün nereye kayboldu? Yine paniğe kapıldı. Zaman kavramı hep bir karmaşaydı ve karmaşalar onu dehşete düşürürdü. Tıpkı diğerlerinin "his,duygu "dediği, onunsa kelimelerin yetmediği bölgesinde barındrıdıkları gibi. Kovmaya çalışmıştı ama başarı pek uğramıyordu yanına. Başarı da ne ki zaten? Kime göre, neye göre?
Kurtulamazdı, kaçamazdı. Ertelenebilir. Evet evet ertelenir. İçini rengarenk kelebekler sardı. Uyuyordu.
31 Aralık 2015 Perşembe
Dipten Uca 2015'e Veda
Ve işte yılın son yazısı... "Ah 2015, sen de mi gidiyorsun? Sen de mi bitiyorsun?" deyip de arkasından deli gibi konuştuğu insanlarla "best friends forever" şeklinde fotoğraf atan densiz ya da hadsiz mahluklara mı benzeyeyim? Yok yok demem. Yalnız şu bir gerçek ki önceden bu davranış hep kadınlara yakıştırılırdı. Altın günlerinde toplanan teyzeler "kızlar bizim Aysel'in kocasını geçen kiminle görmüşler! Ay zaten pek bir pisti. Adam kaçmıştır bunun elinden." muhabbeti çevirdiği sırada tam Aysel içeri girer "şekerim ne çok özledik seni" şeklinde bir karşılanmaya tabii tutulurdu. Ama devir değişti. Artık dedikodu merkezi erkekler oldu. Hiç boşuna yalanlamaya kalkmayın. 2015 de "kanka halısaha yapalım" diyen adamın aslında o halısahadaki kendi hariç herkesi ayrı ayrı gömdüğüne bizzat şahit oldum. Ama suç sizin değil ki. Bunların hepsi işsizlik. E bir de "sırf yalnız kalmayayım" diye edinilmiş arkadaşlıklar... Buram buram rol kokuyorsunuz.
Yine giriş bolümünde bir güzel içimi döktükten sonra (ne yapabilirim ki? Bu mahluklarla zaten muhattap olmuyorum. Buradan yazmak daha mantıklı) asıl yazımızın konusuna dönebiliriz. Kişisel olarak baktığım zaman 2014 ve 2015 in ilk yarısı hayatımın sanki benim hayatım olmadığı dönemdi. Hani bazen olur ya. Bir şeyler yaparsınız ama neden yaptığınızı hiç bilmezsiniz. Hayat sizi sürükler ve sırf zaman aktığı için günleriniz geçer. İşte tam da öyleydi. Sebepsiz anlık mutluluklarım ve tabandaki yoğun mutsuzluğumla, benim de ilk kez tanıştığım bir Hazan vardı. Ve ben bu Hazanla ne yapacağımı bilmez bir biçimde cebelleşip durdum.
Sonra 2015'in ikinci yarısında bir sabah uyandım ve her şey değişmişti. Sanki o gece bir peri sihirli değneğiyle dokunmuştu ve ben aylar sonra ilk kez nefes aldığımı hissediyordum. İlginç bir şekilde mutluydum. Sanki 1.5 yıllık süre bir kabusmuş da uyanmışım gibi. Önceleri bu durumun geçici olduğunu düşünerek adeta korkarak yaklaştım kendime. Nasıl olsa eski karanlığıma dönerim diye çok da alışmak istemedim. Ama haftalar geçtikçe her şey daha da iyiye gitmeye başladı. Daha çok insanla tanıştım, daha çok eğlendim. Artık ne derslerin ağırlığı, ne okul ne de dershane batıyordu. Sevdiğim bir sürü insan vardı çevremde ve yaptığım en sıkıcı iş olan ders çalışmak bile o kadar korkunç değildi artık.
O gece ne olmuştu uykumda hiç bilmiyorum. İlahi güç, periler, hormonlar... Bildiğim bir şey varsa hayatta mucizeler olduğudur. Tüm umutlarınızın bittiği, en dibi gördüğünüz anda bile bir şeylerin düzeleceğini bilin. Hayat güzel. Hayat yaşayınca güzel. Hepinize benimki kadar mutlu huzurlu ve eğlenceli yıllar diliyorum:))
NOT: En dipten en uca doğru olan psikiyatrik durumum boyunca beni yalnız bırakmayan, bazıları yıllanmış bazıları 2015in hediyesi olan canım arkadaşlarım, hepinizi çok çok seviyorum. İyiki varsınız iyiki hayatımdasınız:)
Yine giriş bolümünde bir güzel içimi döktükten sonra (ne yapabilirim ki? Bu mahluklarla zaten muhattap olmuyorum. Buradan yazmak daha mantıklı) asıl yazımızın konusuna dönebiliriz. Kişisel olarak baktığım zaman 2014 ve 2015 in ilk yarısı hayatımın sanki benim hayatım olmadığı dönemdi. Hani bazen olur ya. Bir şeyler yaparsınız ama neden yaptığınızı hiç bilmezsiniz. Hayat sizi sürükler ve sırf zaman aktığı için günleriniz geçer. İşte tam da öyleydi. Sebepsiz anlık mutluluklarım ve tabandaki yoğun mutsuzluğumla, benim de ilk kez tanıştığım bir Hazan vardı. Ve ben bu Hazanla ne yapacağımı bilmez bir biçimde cebelleşip durdum.
Sonra 2015'in ikinci yarısında bir sabah uyandım ve her şey değişmişti. Sanki o gece bir peri sihirli değneğiyle dokunmuştu ve ben aylar sonra ilk kez nefes aldığımı hissediyordum. İlginç bir şekilde mutluydum. Sanki 1.5 yıllık süre bir kabusmuş da uyanmışım gibi. Önceleri bu durumun geçici olduğunu düşünerek adeta korkarak yaklaştım kendime. Nasıl olsa eski karanlığıma dönerim diye çok da alışmak istemedim. Ama haftalar geçtikçe her şey daha da iyiye gitmeye başladı. Daha çok insanla tanıştım, daha çok eğlendim. Artık ne derslerin ağırlığı, ne okul ne de dershane batıyordu. Sevdiğim bir sürü insan vardı çevremde ve yaptığım en sıkıcı iş olan ders çalışmak bile o kadar korkunç değildi artık.
O gece ne olmuştu uykumda hiç bilmiyorum. İlahi güç, periler, hormonlar... Bildiğim bir şey varsa hayatta mucizeler olduğudur. Tüm umutlarınızın bittiği, en dibi gördüğünüz anda bile bir şeylerin düzeleceğini bilin. Hayat güzel. Hayat yaşayınca güzel. Hepinize benimki kadar mutlu huzurlu ve eğlenceli yıllar diliyorum:))
NOT: En dipten en uca doğru olan psikiyatrik durumum boyunca beni yalnız bırakmayan, bazıları yıllanmış bazıları 2015in hediyesi olan canım arkadaşlarım, hepinizi çok çok seviyorum. İyiki varsınız iyiki hayatımdasınız:)
9 Aralık 2015 Çarşamba
Alışırsın Yani
İnsanoğlu bukalemun misali... Alışırsın yani...
Her gün yeni insanlarla karşılaşıyoruz, tanışıyoruz. Yanımızdan bir sürü tanımadığımız yüz geçip gidiyor. İçlerinden bazıları hayat çemberimize küçücük olarak yapışıyor. Kimileri yapıştıkları gibi, bir süre sonra kopup gidiyor yaşam deryası içinde. Kimileri büyümeye çalışırken ya biz engel oluyoruz ya onlar. Bir boyutta kalıp öylece devam ediyorlar hayatımızda var olmaya. Kimilerini zararlı ot misali biz söküp atıyoruz henüz çok da varlıkları belli değilken. Ama kimileri var ki... İşte en tehlikeli grup..
Onlar da diğerleri gibi küçücük giriyorlar hayatımıza. Ama sonra adeta uterusa yapışan embriyo misali çoğaldıkça büyüyorlar. Büyüdükçe invaze olup daha da çok yer kaplamaya başlıyorlar hayatımızda. Bu süreç öyle emin adımlarla ilerliyor ki bir türlü fark edip de müdahale edemiyoruz. Öylesine alıştırıyorlar ki kendilerine hayatımızın merkezine oturuyorlar. Bir süre sonra kendimizi onlarsız düşünmemeye başlıyoruz. Tıpkı bir gün çıkıp gidebileceklerini düşünmediğimiz gibi. Ama gidiyorlar... Sanki bu kadar yerleşirken bize sormuşlar gibi bir anda çekip gitmeyi kendilerine hak olarak görebiliyorlar. Bazen açıklama yapma zahmetinde bile bulunmuyorlar. Kafalarında her zaman kendilerini haklı çıkartacak düşünceler oluyor zaten. Bazen de saçma sapan açıklamalarla belki özürlerle "sana zarar vermemek için" sanki bunun mazereti olabilirmiş gibi bir anda yokoluveriyorlar. Öyle bir boşluk oluyor ki tarifi imkansız. Görünmeyen bir uzvunuz varmış da artık yokmuş gibi. Bir parçanız kopup rüzgara karışmış gibi. Hayat melodiniz bir anda notalarını kaybetmiş gibi... Değişik, tuhaf.. Ondan öncesi nasıldı ki? Kimle konuşuyordum? Kiminle dertleşiyordum? Sabah nasıl uyanıyordum? Hangi şarkıyı dinliyordum? Sorular zihni öyle bir işgale geçer ki tüm savunma sistemi çöker. Biranda her şey alt üst olur. Tüm dengeler şaşar. Böylece insanın çöküşü başlar.
İnsanoğlu bukalemun misali... Alışırsın yani. Canın yana yana ağlaya sızlaya alışırsın. Yok size verebilecek bir tavsiyem. İnsan hiç kendini bir gün uyanıp da gökyüzünü ya da güneşi yerinde bulamamaya alıştırır mı? Veya alıştırabilir mi? Keşke kimseye böyle alışmayın diyebilsem. Ama ben ne kadarını yaptım ki size ne diyeyim? Balkona konan uğur böceğinin arkasından gitti diye saatlerce ağlayan insanım ben. İnanmadığımı söyleyemem belki ama şunu biliyorum ki alışırsın...
Her gün yeni insanlarla karşılaşıyoruz, tanışıyoruz. Yanımızdan bir sürü tanımadığımız yüz geçip gidiyor. İçlerinden bazıları hayat çemberimize küçücük olarak yapışıyor. Kimileri yapıştıkları gibi, bir süre sonra kopup gidiyor yaşam deryası içinde. Kimileri büyümeye çalışırken ya biz engel oluyoruz ya onlar. Bir boyutta kalıp öylece devam ediyorlar hayatımızda var olmaya. Kimilerini zararlı ot misali biz söküp atıyoruz henüz çok da varlıkları belli değilken. Ama kimileri var ki... İşte en tehlikeli grup..
Onlar da diğerleri gibi küçücük giriyorlar hayatımıza. Ama sonra adeta uterusa yapışan embriyo misali çoğaldıkça büyüyorlar. Büyüdükçe invaze olup daha da çok yer kaplamaya başlıyorlar hayatımızda. Bu süreç öyle emin adımlarla ilerliyor ki bir türlü fark edip de müdahale edemiyoruz. Öylesine alıştırıyorlar ki kendilerine hayatımızın merkezine oturuyorlar. Bir süre sonra kendimizi onlarsız düşünmemeye başlıyoruz. Tıpkı bir gün çıkıp gidebileceklerini düşünmediğimiz gibi. Ama gidiyorlar... Sanki bu kadar yerleşirken bize sormuşlar gibi bir anda çekip gitmeyi kendilerine hak olarak görebiliyorlar. Bazen açıklama yapma zahmetinde bile bulunmuyorlar. Kafalarında her zaman kendilerini haklı çıkartacak düşünceler oluyor zaten. Bazen de saçma sapan açıklamalarla belki özürlerle "sana zarar vermemek için" sanki bunun mazereti olabilirmiş gibi bir anda yokoluveriyorlar. Öyle bir boşluk oluyor ki tarifi imkansız. Görünmeyen bir uzvunuz varmış da artık yokmuş gibi. Bir parçanız kopup rüzgara karışmış gibi. Hayat melodiniz bir anda notalarını kaybetmiş gibi... Değişik, tuhaf.. Ondan öncesi nasıldı ki? Kimle konuşuyordum? Kiminle dertleşiyordum? Sabah nasıl uyanıyordum? Hangi şarkıyı dinliyordum? Sorular zihni öyle bir işgale geçer ki tüm savunma sistemi çöker. Biranda her şey alt üst olur. Tüm dengeler şaşar. Böylece insanın çöküşü başlar.
İnsanoğlu bukalemun misali... Alışırsın yani. Canın yana yana ağlaya sızlaya alışırsın. Yok size verebilecek bir tavsiyem. İnsan hiç kendini bir gün uyanıp da gökyüzünü ya da güneşi yerinde bulamamaya alıştırır mı? Veya alıştırabilir mi? Keşke kimseye böyle alışmayın diyebilsem. Ama ben ne kadarını yaptım ki size ne diyeyim? Balkona konan uğur böceğinin arkasından gitti diye saatlerce ağlayan insanım ben. İnanmadığımı söyleyemem belki ama şunu biliyorum ki alışırsın...
19 Kasım 2015 Perşembe
Tıp Etiği
Sonbahar sanılanın aksine o kadar da hüzünlü bir mevsim değil. Her ne kadar hazan ve hüzün aynı kökten gelse de yağmur yağmadığı sürece benim için sorun yok. Rengarenk ağaçlar ve yerlere serilmiş sarı yaprak örtüsü beni mutlu edebiliyor. Henüz eksili dereceleri görmememiz de mutluluğumu perçinleyen bir diğer neden oluyor. Tabi ki şunu da itiraf etmem gerekir ki dört haftadır Avrupa Birliğine uyum süreci içinde saçma sapan bir biçimde hayatımıza giren "seçmeli stajlar" dönemindeyim. Öldürmez süründürür cinsi nöroloji ve psikiyatri stajı sonrası, çölde su bulmuş gariban gibi ne yapacağımı şaşırmış durumdayım. Biz rahatlığa alışık çocuklar değiliz ki. O kadar sıkıntılı nöroloji stajında bile toparlamaya çalıştığım dershane konuları aldı başını gitti. Ben son güneşli günlerin tadını çıkartma derdindeyim. Ya da son ertesi gün boş gecelerin...
Seçmeli staj dedim de sanmayın öyle yok kemandı, yağlı boyaydı, kareteydi. Hayaller tabi ki bunlar ama hayatlar, yoğun bakım, tıp etiği, acil. Olsun kötünün iyisi olunca mutlu oluyor insan. Zaten hayatta beklentiye girmediğin zaman mutlu olabiliyorsun. Neyse bu başka bir konu. Benim sizinle paylaşmak istediğim kısım tıp etiği. Çoğu tıp fakültesinde belki anabilim dalı bile yoktur ama bizde ilk üç yıl zorunlu, sonrasında ise seçmeli staj olarak alınıyor. Amaç aslında mantıklı. Doktor olarak ilgileneceğimiz hastalarımızla aramızdaki ilişkiyi düzenliyor, hasta hakkında vereceğimiz kararlarda yol göstermeye çalışıyor, hasta hakları ve hayvan araştırmaları konusunda bilgiler veriyor. Ama bu işler her zaman öyle kolay yürümüyor.
Bir aile var. Baba apartman görevlisi, anne ev hanımı. 5 yaşında ve 15 aylık iki çocuklarıyla çalıştıkları apartmanın en alt katında yaşıyorlar. Babanın evde olmadığı bir gün apartman sakinlerinden biri görevliyi çağırınca anne gitmek durumunda kalıyor. İki çocuğu da kısa bir süre için evde yalnız bırakıyor. Bu arada annenin yokluğunu fırsat bilen 5 yaşındaki çocuk elindeki poşeti sobaya yaklaştırıp uzaklaştırarak oyun oynamaya başlıyor. Poşet birden alev alınca da korkuyla elindeki yanan poşeti kardeşinin beşiğine atıyor. Anne eve geldiği anda duman kokusuyla karşılaşıyor. Durumu fark edince apar topar hastaneye getiriyor bebeği. 15 aylık çocuğun yüzünün ve iki kolunun tamamı yanmış vaziyette. Doktor hastanın hayatını kurtarmanın tek yolunun iki kolunu birden kesmek olduğunu söylüyor. Aile bunu reddediyor. Ölmesinin kolsuz yaşamasından daha iyi olduğunu söylüyor. Gerekçe olarak da büyük kardeşin kolsuz kardeşini gördükçe psikolojisinin bozulacağını, ve kolları olmayan bir çocuğa bakamayacak durumda olduklarını gösteriyorlar. Bu arada anne de 3 aylık hamile. Şimdi kendinizi bu tabloda kolları kesmeye karar veren doktor olarak hayal edin. Ne yapacaksınız? 15 aylık çocuk karar verme yetisine sahip olmadığı için aileyi dinlemek zorundasınız. Ama her çocuğun yaşama hakkı olduğunu ve belki de o çocuğun kolsuz da olsa yaşamak isteyeceğini düşünüyorsunuz. 6 yıl boyunca aldığınız tıp eğitimi üzerine bir çocuğu ölüme terk etmek vicdanınıza sığmıyor. Öte yandan aileyi onayları olmadan kolsuz bir çocuğa bakmak gibi bir yükümlülüğün altına sokamazsınız. Bu hikaye size çok ütopik görülebilir. Ancak üzülerek söylüyorum ki bu gerçek, yaşanmış bir olay. Doktorların hemen hemen her gün karşılaştığı acı durumlardan sadece bir örnek. İşte etik bu olayda yapılması gerekeni bulmaya çalışıyor. Ama bu sice mümkün mü? Doktorluk nerede başlayıp, nerede bitiyor? Yaşam ve ölümün ne kadarına karar verebiliriz? Ya da ailesi ölmesini istediği diye bir çocuğu ölüme terk etmeli miyiz?
Benim vicdanımla aklım arasında çatışmaya yol açan başka bir durum da DNR olayı. DNR(do not resuscitation) yani kalp durduğu anda geri çevirme, kurtarmaya çalışma anlamına geliyor. Burada da terminal dönemde yani son evre bir kanser hastası var. Bütün tedavi yöntemleri denenmiş ama başarılı olmamış. Artık ölüm kaçınılmaz son. Hastaya ve yakınlarına bu durumda iki seçenek sunuluyor birincisi demin bahsettiğim DNR ikincisi ise mavi kod. Mavi kod verildiği anda tüm resusitasyon ekibi hastanın başına gelir ve hastanın kalbini yeniden çalıştırmaya, hastayı tekrar hayata döndürmeye çalışır. Hastamız bu seçenekler içinden DNR'yi tercih ediyor. Yine siz hastaların hayatını kurtarmak için yemin etmiş bir doktorsunuz. Yıllarca bunun eğitimini almışsınız. Hastanın kalbi bir anda duruyor. Hiçbir şey yapmadan, öylece hastanın ölmesini izlemek size mantıklı geliyor mu? Bir de olayın şu boyutu var. Bu tercih hastaya artık her şey kesinleşip, hasta son evreye girdiği zaman sunuluyor. Sizce o kadar acı içinde, aylardır kanserle savaş veren bir insan yaşam ve ölüme karar verebilecek yetide midir? Eğer hasta "ben ölünce canlandırmaya çalışmayın" kararı verebiliyorsa o zaman yaşarken de ölmeyi isteme hakkına sahip olmaz mı? Bu da bizi ötenazi tartışmasının içine sokar ki bildiğiniz üzere kimse işin içinden çıkamıyor.
Biraz tatsız konular oldu farkındayım. Oysa sonbahar, mutluluk falan diye başlamıştım yazıma. Doktorluk sadece hastalığı iyileştirme olayı değildir. Vicdani yükümlülüğü hat safada olan, her an bir şeylerin ki bu şeyler ölümle yaşam kadar uç noktalarda olabiliyor, kararını vermek zorunda olduğumuz bir (meslek diyemeyeceğim) hayat tarzıdır. İnsan vicdanıyla mı aklıyla mı karar vermeli sorusuna hala bir cevap bulamadım. Bir gün bulursam tekrar bu konuya değineceğim. Hepinize mutlu hazan günleri:)
Seçmeli staj dedim de sanmayın öyle yok kemandı, yağlı boyaydı, kareteydi. Hayaller tabi ki bunlar ama hayatlar, yoğun bakım, tıp etiği, acil. Olsun kötünün iyisi olunca mutlu oluyor insan. Zaten hayatta beklentiye girmediğin zaman mutlu olabiliyorsun. Neyse bu başka bir konu. Benim sizinle paylaşmak istediğim kısım tıp etiği. Çoğu tıp fakültesinde belki anabilim dalı bile yoktur ama bizde ilk üç yıl zorunlu, sonrasında ise seçmeli staj olarak alınıyor. Amaç aslında mantıklı. Doktor olarak ilgileneceğimiz hastalarımızla aramızdaki ilişkiyi düzenliyor, hasta hakkında vereceğimiz kararlarda yol göstermeye çalışıyor, hasta hakları ve hayvan araştırmaları konusunda bilgiler veriyor. Ama bu işler her zaman öyle kolay yürümüyor.
Bir aile var. Baba apartman görevlisi, anne ev hanımı. 5 yaşında ve 15 aylık iki çocuklarıyla çalıştıkları apartmanın en alt katında yaşıyorlar. Babanın evde olmadığı bir gün apartman sakinlerinden biri görevliyi çağırınca anne gitmek durumunda kalıyor. İki çocuğu da kısa bir süre için evde yalnız bırakıyor. Bu arada annenin yokluğunu fırsat bilen 5 yaşındaki çocuk elindeki poşeti sobaya yaklaştırıp uzaklaştırarak oyun oynamaya başlıyor. Poşet birden alev alınca da korkuyla elindeki yanan poşeti kardeşinin beşiğine atıyor. Anne eve geldiği anda duman kokusuyla karşılaşıyor. Durumu fark edince apar topar hastaneye getiriyor bebeği. 15 aylık çocuğun yüzünün ve iki kolunun tamamı yanmış vaziyette. Doktor hastanın hayatını kurtarmanın tek yolunun iki kolunu birden kesmek olduğunu söylüyor. Aile bunu reddediyor. Ölmesinin kolsuz yaşamasından daha iyi olduğunu söylüyor. Gerekçe olarak da büyük kardeşin kolsuz kardeşini gördükçe psikolojisinin bozulacağını, ve kolları olmayan bir çocuğa bakamayacak durumda olduklarını gösteriyorlar. Bu arada anne de 3 aylık hamile. Şimdi kendinizi bu tabloda kolları kesmeye karar veren doktor olarak hayal edin. Ne yapacaksınız? 15 aylık çocuk karar verme yetisine sahip olmadığı için aileyi dinlemek zorundasınız. Ama her çocuğun yaşama hakkı olduğunu ve belki de o çocuğun kolsuz da olsa yaşamak isteyeceğini düşünüyorsunuz. 6 yıl boyunca aldığınız tıp eğitimi üzerine bir çocuğu ölüme terk etmek vicdanınıza sığmıyor. Öte yandan aileyi onayları olmadan kolsuz bir çocuğa bakmak gibi bir yükümlülüğün altına sokamazsınız. Bu hikaye size çok ütopik görülebilir. Ancak üzülerek söylüyorum ki bu gerçek, yaşanmış bir olay. Doktorların hemen hemen her gün karşılaştığı acı durumlardan sadece bir örnek. İşte etik bu olayda yapılması gerekeni bulmaya çalışıyor. Ama bu sice mümkün mü? Doktorluk nerede başlayıp, nerede bitiyor? Yaşam ve ölümün ne kadarına karar verebiliriz? Ya da ailesi ölmesini istediği diye bir çocuğu ölüme terk etmeli miyiz?
Benim vicdanımla aklım arasında çatışmaya yol açan başka bir durum da DNR olayı. DNR(do not resuscitation) yani kalp durduğu anda geri çevirme, kurtarmaya çalışma anlamına geliyor. Burada da terminal dönemde yani son evre bir kanser hastası var. Bütün tedavi yöntemleri denenmiş ama başarılı olmamış. Artık ölüm kaçınılmaz son. Hastaya ve yakınlarına bu durumda iki seçenek sunuluyor birincisi demin bahsettiğim DNR ikincisi ise mavi kod. Mavi kod verildiği anda tüm resusitasyon ekibi hastanın başına gelir ve hastanın kalbini yeniden çalıştırmaya, hastayı tekrar hayata döndürmeye çalışır. Hastamız bu seçenekler içinden DNR'yi tercih ediyor. Yine siz hastaların hayatını kurtarmak için yemin etmiş bir doktorsunuz. Yıllarca bunun eğitimini almışsınız. Hastanın kalbi bir anda duruyor. Hiçbir şey yapmadan, öylece hastanın ölmesini izlemek size mantıklı geliyor mu? Bir de olayın şu boyutu var. Bu tercih hastaya artık her şey kesinleşip, hasta son evreye girdiği zaman sunuluyor. Sizce o kadar acı içinde, aylardır kanserle savaş veren bir insan yaşam ve ölüme karar verebilecek yetide midir? Eğer hasta "ben ölünce canlandırmaya çalışmayın" kararı verebiliyorsa o zaman yaşarken de ölmeyi isteme hakkına sahip olmaz mı? Bu da bizi ötenazi tartışmasının içine sokar ki bildiğiniz üzere kimse işin içinden çıkamıyor.
Biraz tatsız konular oldu farkındayım. Oysa sonbahar, mutluluk falan diye başlamıştım yazıma. Doktorluk sadece hastalığı iyileştirme olayı değildir. Vicdani yükümlülüğü hat safada olan, her an bir şeylerin ki bu şeyler ölümle yaşam kadar uç noktalarda olabiliyor, kararını vermek zorunda olduğumuz bir (meslek diyemeyeceğim) hayat tarzıdır. İnsan vicdanıyla mı aklıyla mı karar vermeli sorusuna hala bir cevap bulamadım. Bir gün bulursam tekrar bu konuya değineceğim. Hepinize mutlu hazan günleri:)
30 Ekim 2015 Cuma
Su Akar Mutluluğu Bulur
Bundan tam 3 yıl önce birisi bana "su akar yolunu bulur." dediği zaman öfkelenmiştim, çıldırmıştìm. "Sen bir şey yapmazsan o su doğru yolu nasıl bulacak?" diye düşünüp aylarca mutsuz olmuştum. Sonraki zamanlarda da kendimi haklı bulup suya yol öğretmeye kalkışmıştım. Kısa bir süre önceye kadar...
Belki tecrübesizllik, belki fevrilik, belki de her şeyi çabalayarak elde etmenin gerekliliği hakkındaki düşüncemle o zaman, o kişinin ne demek istediğini bir türlü anlayamamıştım. Oysa şuan o kadar net ki her şey. Sen ne yaparsan yap, o su nereye gitmek isterse oraya gidiyor. Önüne barajlar kur, setler çek, çukurlar kaz... Bir süre oyalayabilirsin belki. Ama sonra emeğin de, çaban da elinde patlar. Kaybettiğin onca zaman ve enerjinin düşüncesi bile seni mutsuz etmeye yeter. Hele bir de beklentiye girdiysen ki, o kadar uğraşın üstüne girmemek hata, bittin sen. Topla kendini toplayabilirsen.
İşin özü şu ki "su akıp yolunu buluyor." Bazen istediğim tarafa geliyor. Tarlalarımı sulayıp, iyi mahsuller alıyorum. Bazen de hiç gitmemesi gereken yerlere gidip beni çamura buluyor. Ama sonuç olarak yaşanması gereken ne ise o yaşanıyor. Yanlış anlaşılma olmasın bu bir vazgeçiş veya pes etme değil. Aksine suya yol öğretmek için harcadığım enerjiyi başka şeylerde kullanıyorum. Mesela mutlu olmak gibi, anın tadını çıkartmak gibi. Ve bu konuda kendimi şaşırtacak derecede başarılıyım. Size de tavsiyem olmasına izin verin, her şey güzel olacak. En az benimki kadar mutlu günler:)
Belki tecrübesizllik, belki fevrilik, belki de her şeyi çabalayarak elde etmenin gerekliliği hakkındaki düşüncemle o zaman, o kişinin ne demek istediğini bir türlü anlayamamıştım. Oysa şuan o kadar net ki her şey. Sen ne yaparsan yap, o su nereye gitmek isterse oraya gidiyor. Önüne barajlar kur, setler çek, çukurlar kaz... Bir süre oyalayabilirsin belki. Ama sonra emeğin de, çaban da elinde patlar. Kaybettiğin onca zaman ve enerjinin düşüncesi bile seni mutsuz etmeye yeter. Hele bir de beklentiye girdiysen ki, o kadar uğraşın üstüne girmemek hata, bittin sen. Topla kendini toplayabilirsen.
İşin özü şu ki "su akıp yolunu buluyor." Bazen istediğim tarafa geliyor. Tarlalarımı sulayıp, iyi mahsuller alıyorum. Bazen de hiç gitmemesi gereken yerlere gidip beni çamura buluyor. Ama sonuç olarak yaşanması gereken ne ise o yaşanıyor. Yanlış anlaşılma olmasın bu bir vazgeçiş veya pes etme değil. Aksine suya yol öğretmek için harcadığım enerjiyi başka şeylerde kullanıyorum. Mesela mutlu olmak gibi, anın tadını çıkartmak gibi. Ve bu konuda kendimi şaşırtacak derecede başarılıyım. Size de tavsiyem olmasına izin verin, her şey güzel olacak. En az benimki kadar mutlu günler:)
14 Ekim 2015 Çarşamba
Kardiş 5
Çok sinirlisin değil mi kardiş? İnsanların bu kadar bencil, düşüncesiz ve duyarsız olmasını sindiremiyorsun değil mi? Dur tahmin edeyim. "Ben olsam böyle yapardım" diye düşünüp beklentiye girdiğin her şeyden, ben=sen olmayınca hayal kırıklıklarıyla ayrılıyorsun. Umutların kaybolurken ardından tepelerin, geldi veda vakti teletabilerin hesabı, o küçücük beklentilerini bile karşılamayanlar bir bir kapıyı çarpıp çıkıyorlar. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de suçlu sen oluyorsun değil mi? Zavallı kardiş. İnan çok üzülüyorum senin için. Yalan inanma. Hiç de üzülmüyorum. İçten içe oh oldu diyorum. Alemin iyisi sen miydin? Hadi iyi oldun anladık da bu cesaret nereden kaynaklı onu hiç çözemedik. Doğruları konuşmak, adımlar atmak sana mı kaldı? Sus ve içine ata ata sinirlen şimdi. Hatta kendini kahret, söyleyemediklerini duvarlara haykır falan. Arkadan bir dram müziği patlatalım. Kamera gözyaşlarına yakınlaşsın falan. Dizi ya burası zaten. Sen rahat ol o yüzden. İlahi adalet gelecek. Bekle kardiş sen, trafiğe takılmış, az sonra gelecek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
