27 Şubat 2014 Perşembe

Her gün yeni bir başlangıç

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 18:29 1 yorum
       Eminim bazen size de oluyordur. Aldığınız hava ağır, içtiğiniz su acı geliyordur. Çok sevdiğiniz şehir yaşanmaz, kalabalık çekilmez geliyordur. O an tek çözüm kaçmak, uzaklara gitmek gibi geliyordur. Neresi olduğu önemli değil... Sadece gitmek... Çok uzak yerlere... Kimsenin tanımadığı, sorular sormadığı, yargılamadığı yerlere kaçmak... Yalnız kalmak, her şeyden kurtulmak... Sanki başka bir yere gitseniz kendinizden kaçabilirmişsiniz gibi.. Sanki anılarınız, hatalarınız peşinizi bırakırmış gibi.. Sanki gittiğiniz yerde yorgunluğunuzun ilacını bulabilirmişsiniz gibi... Döndüğünüzde bıraktıklarınızı değişmiş bulacakmışsız gibi...
         Hayallerinizi yıkmak istemezdim ama üzgünüm. Hiç bir yere kaçamazsınız. Tutsaksınız bu şehirde. İşiniz, okulunuz, sorumluluklarınız hapishane, çok sevdiğiniz insanlar gardiyanınız olmuştur. Sizin yaralanmanızdan zevk alan insanlar akbaba gibi çöküşünüzü bekler olmuştur. Gitmek sizin için bir hayaldir.
          Bazen iyi şeyler de olur. Bir şekilde kaçarsınız şehirden. Bir gün, iki gün, beş gün, on gün... Ya sonra? Yine dönüp gelirsiniz. "Güçlüyüm, yıkılmam artık, atlattım" dersiniz eski zindanınıza ayak basarken. Sonra bazen bir koku, bazen bir söz, bazen de parktaki çınar ağacı acı gerçeği yüzünüze vurur: Hiçbir şey değişmemiştir. Ne kadar hızlı giderseniz gidin, düşüncelerinizden kaçamamışsınızdır. İşte o zaman anlarsınız hatalarınızla yaşamaya mecbur olduğunuzu. Arkaya bakarak ileriye gidemeyeceğinizi anlarsınız.
            Kendinizden kaçamazsınız, yaşadıklarınızdan kaçamazsınız, sorumluluklarınızdan kaçamazsınız... Artık o her istediği yapılan çocuk değilsiniz. Evin prensesi değilsiniz. Kocaman bir dünyada milyarlarca küçük noktadan birisiniz. Ve en önemlisi yalnızsınız. Sizi canından çok seven bin tane de insan olsa yalnızsız. Kendinizi çekip çıkartacak, geçmişin kara kaplı defterini yakacak, güneşe bir adım daha yaklaşacak olan sizsiniz. İnsanların düşüncelerine, sözlerine, hatırlatmalarına gülüp geçecek olan sizsiniz. Ama daha önemlisi kendinizle baş edeceksiniz. Kendinizi eskisinden de çok seveceksinizve bir şarkı tutturacaksınız: Geçmişe dönmem küsüm göz yaşlarıyla, daha güçlüyüm ben hatalarımla... Yüzümüze kocaman bir gülümseme ve evet... Yeni bir güne, yeni başlangıçlara, korkmadan yaşamaya, her şeye hazırız. Güçlüyüz ve mutluyuz...

10 Şubat 2014 Pazartesi

Sevilesi Memleket

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 11:51 0 yorum
          Bir gezi yazısıyla daha birlikteyiz. Bu sefer nereye mi gidiyoruz? Anlamak çok kolay. Uçağımız daha alçalmaya başlarken uçaktaki insanların hepsi dünyayı uzaylı istilasından kurtaracak bir toplantıda kilit rol oynayacaklarmış gibi aceleyle el bagajlarını almaya çalışıyorlarsa ve pilotun, hosteslerin "lütfen yerlerimize oturalım" serzenişleri etkisiz kalıyorsa iki seçeneğiniz vardır: ya Trabzon'a gidiyorsunuzdur ya da Trabzon'dan dönüyorsunuzdur. Seçenekleri bayağı bir azalttığımıza göre geriye son bir test kaldı. Uçağın penceresinden bakıp da bir tarafta göz alabildiğince gri deniz ve aynı renkte gökyüzü, diğer tarafta da betondan arda kalan her yeri yeşil görüyorsanız memleketime hoşgeldiniz. "İnsan geldiği yeri unutur mu?" demeyin. Bir keresinde kısa bir süre içinde o kadar çok yolculuk yapmıştım ki uçakta uyandığımda "ben nereyim, burası kim?" sendromuna tutulmuştum. Yani sizin de başınıza gelebilir.
 
         Trabzon havalimanı denize sıfır, aslında başka bir milletin elinde olsa turizm cenneti yapılabilecek bir yerdir. Ama gelin görün ki biz milletce işin en kolayına kaçmayı kendimize prensip edindiğimiz için doldur denizi yap her şeyi sloganıyla yola çıktık. Zaten şimdi denize doğru dikkatli bakınca böyle karayı görür gibi oluyorum. Yakında Ukrayna ile kara sınırımız olursa hiç şaşırmayacağım. Elin Japonları ekolojik denge bozulmasın, denizi mahvetmeyelim diye düşünerek dağları düzleştirip, küçücük ülkelerine sığarken biz hay versin deniz dolduruyoruz. Bu aralar da deniz doldurup stadyum yapıyoruz. Artık maçları deniz manzaralı izleyeceğiz ne mutlu bize. (Ben biraz daha konuyu dallandırırsam bu uçak hiç inemeyecek sanırım.)
          Uçaktan adımınızı ilk attığınızda %60 ihtimal bir yağmur hoşgeldin der size. Hava yine%60 ihtimalle ne sıcak ne de soğuktur. Burnunuzdan giren ilk havada kış ayındaysak is kokusuyla karşılaşmanız ihtimal dahilindedir. Malum henüz doğalgaz pek yaygın değil buralarda. Ama ne olursa olsun Trabzon havasından solumak bir ayrıcalıktır. O gri deniz, yeşilin en güzel tonu... İnsan eliyle harabiyete uğratılmış olsa da dünya harikası bir yerdir. En azından benim için öyle.
          Artık havaalanından bir çıkalım, çok oyalandık. İlk durağımız meydan. Ok meydanı mı, Kızılay meydanı mı demeyin. Meydan işte. Çok merak ediyorsanız resmi adı Taksim ama bunu bilen insan sayısı o kadar azdır ki eğer birine "Taksime gitmek istiyorum" derseniz "İstanbul otobüsleri Değirmendere'deki terminalden kalkıyor." cevabını alırsınız. Meydana gitmek için havalanından anayola çıkıp geçen ilk dolmuşa binmeniz yeterlidir. Biraz eğlenmek, Trabzon'u yaşamak istiyorsanız size tavsiyem kulağınızdaki o kulaklığı çıkartmanız olacaktır. Konuşmaların basit Karadeniz dizilerinde yapılan saçma şiveden ne kadar farklı olduğunu, insanların kültürlerine ne kadar bağlı olduklarını bir dolmuş mesafesinde anlayabilirsiniz. Kimse kibar konuşmak için çabalamaz. Bunun günlük hayatta hiçbir faydası yoktur Trabzon'da. Hatta yanınızdaki teyze sizin yabancı olduğunuzu anlarsa sorguya çekebilir. Korkmayın ve dediklerini ilk seferde anlamaya çalışın. Biraz sor olsa da teyzeyi "anlamadım?" diyerek sinirlendirmek istemeyiz.
            Meydan'a geldik. Burada ne mi var? Meydan parkı ilk durak. Ankara'daki Güvenpark boyutlarında
ama itiraf etmeliyim daha güzel ortamı olan size göre sıradan, benim için anılarla dolu park. Meydan parkının içinden yürüyünce Uzun Sokağa çıkarsınız. Meydan birbirine paralel üç sokaktan oluşmuştur. En üstte Uzun Sokak, bir altı Maraş caddesi, en altta da Kunduracılar. Kunduracıları takip ederek Moloz'a sahile ulaşabilirsiniz. Buradan ilçelere giden dolmuşlar kalkar. Ama biz bugün merkezde kalacağız. Uzun Sokakta başlayan meydan turumuzda görmemiz gereken ilk şey Uzun Sokak apacileridir. Ankara'nın doğal bitki örütüsü nasıl travesti kartlarıysa, Trabzon'unki de bu apaciciklerdir. Bunları iyi gözlemleyin. O kadar şehir gezdim, gerek kıyafet, gerek davranış gerekse tarz bakımından bunlar gibisi dünya üzerinde yoktur. Adamlarda bir hava var sanki hepsi Nasa'da çalışıyor, uzayda yürüyorlar. Neyse.. Uzun'u boydan boya gittikten sonra köşedeki mavinin önünden iki seçeneğiniz vardır ya Maraş caddesine geçersiniz ya da amele dönüşü yapıp(klasik bir Trabzonlu gibi) uzunu bir daha yürüyebilirsiniz. Maraş caddesi uzun sokağa göre daha resmi bir yerdir. Araba trafiğine açıktır. Bol banka ve iş merkezi vardır. Burayı da boydan boya geçtikten sonra köşeden bir alt sokağa yani Kunduracılara geçeriz. Burada'da bol mağaza bulunmaktadır. Bu sokağı takiben aşağı sahile inilir. Aşağı sahilde Forum arabaları vardır. Forum sıradan bir AVM olmasına rağmen bizim için önemi büyüktür. Ama benim size tavsiyem sol tarafa doğru Faroz yönünde yürümenizdir. Deniz kıyısına yeni yapılan balıkçılardan bir balık ekmek yemeniz ve kayalıklarda oturmanızdır. Benim Trabzon'da en huzurlu olduğum yer burası. Zaten öyle bir ortamda insan ne kadar mutsuz olabilir ki? Tüm derdi sıkıntıyı unutun. Harika bir yerdesiniz.
 
          Yok ben balık ekmekle doymam bir Akçaabat köfte yiyeyim diyorsanız, sahilden atlayın bir Akçaabat arabasına. Nihat Usta, Şato, Cemil Usta, Saray favori mekanlardır. Herhangi birini seçebilirsiniz. Pişman olmayacağınıza eminim.
            Yemeği de yedik bir çay içelim artık değil mi? Gerisin geri merkeze dönüyoruz. Meydandan bir Boztepe dolmuşuna atlıyoruz. Hava kararmaya yakın. Çıkıyoruz Boztepe'ye. Bir açık hava cafede oturuyoruz. Bir semaver de çay. Yanımıza da bir arkadaş gelirse... Çekirdek de çitleyelim harika Trabzon manzarasında...
           Trabzon'da harika bir gün geçirdik değil mi? Ne kadar şikayet etsem de, 10 günden sonra kabak tadı verse de burası benim sevgili memleketim. Kafam atınca atlayıp geldiğim yer. Hiç bir denize değişilmez, derdi tasayı alıp giden Karadeniz... Öyle bir memleket ki benim ki ne olursa olsun "İyi ki Trabzonluyum" dedirtiyor. Mutlu günler:)
     

16 Ocak 2014 Perşembe

Yok Ya Ben Özlemedim

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 20:17 0 yorum
            İnsan dünya üzerinde adaptasyon yeteneği en güçlü olan canlıdır. Zaten adaptasyon zeka düzeyiyle paralellik gösteren bir kavramdır. Bazılarını hariç tutarsak insan da dünyadaki en zeki canlı olduğuna göre çok şaşırtıcı bir durum değil bu. Yani neye "alışamam, onsuz yapamam" diyorsanız garantiniz benden. Alışırsınız da yaparsınız da. Ama yazıya başlama amacım çok sevdiğim Can Yücelin "Bağlanmayacaksın bir şeye öyle körü körüne, o olmazsa yaşayamam demeyeceksin. Demeyeceksin işte. Yaşarsın çünkü.. Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki." dizelerini hatırlatmak değil elbette. Sadece insanın uyum yeteneği üzerine odaklanıyorum. Bu mantığa göre insan hangi duygusunu daha çok kullanırsa gittikçe o duygu üzerinde çıtası yükselir. Mesela hayatı sefillik içinde geçmiş bir insanı bir kebap mutlu ederken, hayatında neredeyse istediği her şeye ulaşmış bir insanı bırakın kebabı, kebap sarayı bile mutlu edemez. Buradan yola çıkarak şunu diyorum ki: hayatım boyunca o kadar çok şeyi özledim ki sanırım özlem duygumun çıtası tavan yaptı.
           Bir kere annemle babamın memleketlerinin farklı uçlarda olması doğuştan bir özlem kaynağıydı benim için. Antep'e giderdim bütün kuzenlerim, dayılarım, teyzelerim bir arada ne güzel. Trabzon'a giderdim yine aynı şey. Sonuçta yılın 8 ayı iki tarafı, 2 ayı bir tarafı kalan 2 ayı da diğer tarafı özleyerek büyüdüm. Sonra devlet baba sağolsun babamın tayini öyle bir yere çıktı ki okusan okunmaz, yaşasan yaşamaz. Mecburiyet 1 yıl da her haftasonu gelip giden babamı özledim. Üstüne sadece ilkokul hayatım boyunca 4 okul değiştirdiğimi de düşünürsek, her gittiğim yerde arkadaşlarımı, öğretmenimi özledim.Sonra "fen lisesi yatılı okunur" efsanesine fena ettim kendimi. 
         13 yaşımda, boyum daha bir buçuk metre vardı yoktu, 35-40 kiloyken ayrıldım evden. Minicik bir kız, şuanki halimle tahammül edemeyeceğime emin olduğum berbat bir lise hayatının içine düştü. İlk başlarda günde 5 sefer annemle babamla konuştuğumu, hatta bir ara eve gitmek için hasta numarası yaptığımı kabul ediyorum. Ama sonuçta ne oldu? Yine alıştım. Annemle babamın Ankara'yı çok sevmesinden midir bilinmez hep bir Ankara sevdam vardı. Kazandım geldim Ankara'nın bağına, büklüm büklüm yoluna. 
           Hazırlıktayken, her tatilde koşa koşa eve giden hatta gitmek içi tatilleri bile beklemeyen, ortalıkta "özledim" diyen insanlara tuhaf gözlerle bakmaya başladım. Benim çıtam o kadar yükselmişti ki onların bahsettiği duyguları 13 yaşımda yaşayıp bitirmiştim. Bu sefer de ben onlara tuhaf gelmeye başladım. "Nasıl yani tatilin ilk gününden eve gitmiyor musun?" şeklinde başlayan hayret ifadeleri... Annemle babamın da bu durumdan pek memnun olduğunu söyleyemeyeceğim. "İlk okul arkadaşın X iki haftada bir özledim diye evine geliyormuş" veya "Eee eve geleceksin heyecanlı değil misin?" sözlerinin altındaki ince sitemi anlıyordum ama elden ne gelir. 

          Şimdi sorun özledin mi diye. Evet özledim. Her şeyi özledim ve de özlüyorum. Londra'yı özledim, hazırlıktaki rahatlığımı özledim, Ruhsar'ı özledim, pokemonu özledim, "ben büyüyünce manken olacağım" diyen halimi özledim. Annemin kısırını, Samoyla pes atmayı, babamın bana portakal soymasını özledim. Lisedeki matematik öğretmenimi özledim, kuzenlerimle yazın yıldızlara bakarak terasta uyumayı özledim. Ama en çok da denizi özledim. Dalgaların sesini, o tuzlu kokuyu, siyah kumunu, mavisini... Ama artık bu duygu benim bir parçam oldu. Zamanın da o kadar çok özledim ki artık "özledim" desem kulağıma tuhaf geliyor, içim almıyor. O yüzden "yok ya özlemedim ben" ;) Mutlu günler :)

26 Aralık 2013 Perşembe

Yeni Yıl... Yeni Yıl... En Güzel Yıl...

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 19:31 1 yorum
           Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber iken develer tellal iken ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken uzak uzak diyarlarda değil Ankara'nın göbeğinde bir modern Rapunzel varmış. Bu modern Rapunzelimiz HÜTF adlı bir cadı tarafından bir apartman dairesine hapsedilmiş. Her gün işkence olarak ders çalışması gerekiyormuş ve cadı HÜTF her ay sınav yapıyormuş prensesi.  Üstelik her hikayeden farklı olarak onu kurtaracak bir beyaz ferrarili prens de yokmuş piyasada. (Ferrarisi olan prens değilmiş, prens olanın ferrarisi yokmuş.) Bir gün bu güzeller güzeli kızıl Rapunzelimiz günlük işkencesini yerine getirirken sınavına da üç gün kalmışken patlama sesleriyle yerinden sıçramış. "Aman Allah'ım bomba mı patladı, savaş mı çıktı" diye düşünerek camdan dışarı bakmış. Gördükleriyse kalbini daha da parça parça etmiş. Ses havai fişeklerden geliyormuş. Yılbaşıymış... Dışarıda insanlar eğlenirken, yeni yıla sevdikleriyle girerken bu biçare hapishanesinde, yapayalnız, kendinden geçmişcesine Nöroloji komitesine çalışıyormuş. O an dolu dolu gözleriyle bir dilek tutmuş. "Bu yıl farklı olsun" demiş. Ve evet dileği kabul olmuş.
          Bu kızıl Rapunzel tanıdık geldi mi?
         Yeni bir yıla giriş yapmadan, son yılın son yazısında beraberiz. Sizin için nasıl bir yıldı bilmiyorum ama benim unutamayacağım, asla dediğim her şeyi yaptığım, büyük konuşmamayı öğrendiğim, dibine kadar batıp, başına kadar çıktığım, mutluluğun doruklarında gezdiğim,ağlamaktan yorgun düştüğüm, harika arkadaşlar edindiğim, dünyanın en güzel hediyesini aldığım, saçmaladığım, uçtuğum kaçtığım, kendimi kaybettiğim, sonra geri bulduğum, sinirden kudurduğum, duvarları tekmelediğim sonra kedi gibi olduğum, bağırıp çağırıp sonra "affet" diye sızlandığım belki de en önemlisi sevdiğim, sevildiğimi bildiğim bol aksiyonlu bir yıldı. Yani yeni yıla nasıl girersen öyle gider tezi tarafımca kısmen çürütülmüştür. Kısmen diyorum çünkü ders çalışmaya hala devam. O benim ömrüm boyunca çekmek zorunda olduğum bir ceza sanırım.
           Tam bitti artık bu yıl daha da bir şey olmaz derken kıtalar ötesi gelen bir beddua bana 2013 ün sürprizlerinin son ana kadar devam edeceğini gösterdi. Hayatımda hiç bir bedduaya bu kadar içten amin dememiştim sanırım. Ayakkabı kutularından çıkan milyar dolarlar, hapise giren gemicik sahipleri, halk olarak afedersiniz donumuza kadar soyulduğumuzun böyle açığa çıkması beni zevkten dört köşe etti. İnsan çalınan paralar için sevinir mi demeyin. Eğer Türkiye'de yaşıyorsanız ve ülkenizi azıcık seviyorsanız sevinir. Çünkü zaten siz bu hırsızlığın farkındasınızdır. Bu yüzden tencere tava çalıp, biber gazıyla beslenmişsinizdir. Birilerine bir şeyleri anlatabilmek için boğazınız patlayana kadar bağırmışsınızdır. Hatta bunun için canınızdan olmuşsunuzdur. Sonuçta sizin başaramadığınızı bir beddua başarmıştır. Bunun üzerine ağlanacak halinize böyle gülersiniz işte. Belki bu sefer bir şeyler değişir diye umutlanırsınız. Umut fakirin ekmeği işte.
           Ve sıra yeni yıl dilekleri bölümünde. Huylu huyundan vazgeçer mi? Ben dileğimi abartıyorum. 2013'ten daha da aksiyonlu, bol adrenalinli, çok kahkahalı, şükretmeyi öğretecek kadar üzüntülü, ayakkabı kutusundan paraların çıkmadığı, pırlanta kulaklıkların, altın emziklerin olmadığı, insanların insan olduğu hiç unutamayacağınız bir yıl diliyorum. Bir de bol cesaret tabi... Keşkelerinizden ve acabalarınızdan kurtulun. Hayat ertelemek için de yarını düşünmek için de çok kısa. Bugünü yaşayın ama gerçekten yaşayın. Sadece cesaret. Hayalleriniz tahmin ettiğiniz kadar uzak değil. Her şey daha güzel olacak... Mutlu yıllar:)
NOT: Bu yılımı bu derece güzel kılan tüm insanlar... Hepinize sonsuz teşekkürler. İyiliklerinizle, kötülüklerinizle, iyi ki varsınız. Bazılarınız az bazılarınız çok olsa da seviliyorsunuz. Hepiniz...

12 Aralık 2013 Perşembe

Biri Beni Kurtarsın!!!

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 17:52 2 yorum
       Yok bu hayat olmadı başa sarsak? Size bunları donmuş bir burun, üşümekten acıyan ayaklarım ve hissetmediğim parmaklarımla yazıyorum. Kuzey kutbundan gelmedim. Okuldan döndüm sadece. Ayı postu da giysen Ankara'nın ayazında donmaktan kurtulamazsın ayrıca. Ben vazgeçtim artık. Sabah aydınlanırken çıktığım sıcak yuvama hava karardıktan sonra dönüyorum. Daha doğrusu artık dönebileceğimden emin değilim. Ya donarak öleceğim, ya da dalgınlıktan her gün kıl payı atlattığım arabalardan birinin altında kalacağım. Kendim öleceğim bir şey değil insanları da katil edeceğim. Bugün en son betona battım ya. Kafam ne derece uçmuşsa artık gittim betonun içine daldım. Hayır tuhaf olan betona batmam değil fark etmeyip yürümeye devam etmem. Keşke donup kalsaydım da tıp öğrencisinin ibretlik hali diye efsane olsaydım.
         Şimdiye kadar tıp seçeyim mi diye bana soran insanlara hep hem iyi hem kötü yönlerini anlattım. Zor ama yapılır dedim. İyidir dedim. Bugün son kararımı açıklıyorum: Tıp öldürmez, süründürür. Git kendini boğaz köprüsünden at anınla şanınla öl git kardeşim. Ya da tıp seç, bugüne kadar aldığın tüm beddualar bir anda gerçek olsun. Hem de sen kazandığın için göbek atarken.
        Tamam çok iyi bir insan değilim. Kin tutarım, intikamım için emin adımlarla ilerlerim ama yok bu kadarını hak etmiyorum. Yaşıtlarım bu sene mezun olurken ben sabahın köründe uyanıp -10 derecede okula gidip 7-8 saat ders dinleyip, akşam eve gelip onları çalışıp bir de "anlatmadığım yerden de sorarım haaa!" diye tehditler savuran sayın hocalarımın ağızlarından çıkan her kelimeyi ezberlemek zorundayım. Ben de insanım benim de canım var demiyorum artık. Çıksın benim canım. Tıp yazarken hiç düşünmeyen kafam kırılsın. Ayrıca beni tıp yazmaya teşvik eden sayın genel cerrahi uzmanı babacığım da beni hiç sevmiyormuş. Yani bir insan çocuğunu böyle bir işkencenin içine sürükler mi?
        Hadi bir şekilde düşe kalka bitse okul. Keşke her şey bu kadar olsa. Bu aralar herkesi bir dershane telaşı almış. Şimdiye kadar ücretsiz gittiğimiz bütün dershaneler öc alıyor sanki. 8,5 bin liranın altına imza attım ben. Bitmek bilmeyen dersler, sınavlar, ölümcül komiteler, 36 saatlik nöbetler, Tus, yds... Ne için? İnsanları mı kurtaracağım? Peki beni kim kurtaracak? Genç yaşımda bittim ben! Ben ölmeyeyim kimler ölsün a dostlar! (ne iğrenç şarkısın sen ya)
          Şimdi diyorsunuz ki "Ne atarlandın! Madem öyle bırak.." Artık mahalle baskısını da aile beklentisini de geçtim. Hayatımın baharında yaktığım üç, hazırlıkla beraber dört yılıma yanarım. Bari gittiler bir işe yarasın. Ama siz gençler henüz kendini yakmamış olanlar ya da tıp içinde bir ukte olarak kalmış olanlar. Ben çektim siz çekmeyin. Yaşarken ölmeyin. Ve beni sevmeyen, tıp kazanınca fesatlığından kuduran tüm insanlar... Aslında ben değil siz kazanmışsınız, sevinin izin verdim.
         Ne diyordum? Bu hayat olmadı. Ben başka istiyorum. 2 gün sonra doğum günüm.  6 gün sonra bir endokrin komitem olduğu için ne doğum günü kutlayabileceğim ne de parti verebileceğim. Ben isyan etmeyeyim de kimler etsin yahu! Neyse konuya dönersek bu sene tek bir dileğim var: Biri beni kurtarsıııııınnnnnnnnnn! Yada sayın ilahi güçler biz bu hayatı bitirip baştan başlatalım olmaz mı? Çok bir şey istemiyorum insan gibi yaşasam yeter. Benim ayın 20sindeki komiteme kadar sahip olamayacağım mutlu günler sizlerin olsun. Ben gidip çalışma masamda ağlarken çalışayım bari.
       

24 Kasım 2013 Pazar

Herbir Şeyin Suyu

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 01:02 2 yorum
      Hayatı uçlarda yaşarım ben! Böyle söyleyince ne kadar havalı duruyor değil mi? Tercümesini yapıyorum: Her şeyi bokunu çıkartacak kadar abartırım. Ve tüm havam söndü.
 
  Bir şeyi tadında bırakmak diye bir olay vardır. Hani güzelse sıkılmadan, bıkmadan kötüyse uzatmadan falan filan. Bende hiç öyle şeyler yok. Sonuna kadar gideceğim. Yemeği mide fesatı geçirmeden bırakmam, çeneme kramp girmeden susmam, çevredeki tüm kargaları kaçırmadan şarkı söylemeyi kesmem... Bu gün çay sarhoşu oldum. Komik değil mi? Hatta şuan da hangover durumundayım. Başım ağrıyor, midem bulanıyor. Niye? Çünkü normal insanlar gibi yudum yudum içmedim. iki bardakta bırakmadım. Üç litre çay içtim. Camışlar bile saygı duruşuna geçti artık. Haberi alan kahveci Müjdat amca "benim dükkanda iç çok borcum var" diye beni aradı. Gerçek hayatı geçtim dün gece de rüyamda iki karton (şu en büyüklerinden) yumurta yedim. Yazarken bile midem bulanıyor. Uyandım ağzımda yumurta tadı var. Düşünmek bile istemiyorum. Uzunca bir süre kahvaltı etmeyeceğim sanırım.
      Sadece maddi değil manevi olarak da abartmak da üstüme yok. Sevdik mi delikanlı gibi, sildik mi
monami gibi.. Off tamam esprinin de en iğrencini yapıyorum. Buradan da zaten "kalbinde yer yoksa güzelim, merak etme ben ayakta da giderim", "ölüme gidelim dedin de benzin mi yok dedik", "uğraşma baba yorgun" diyerekten kamyon şöförüne bağlayacağım. Ne diyordum? Duygularım da uçlarda arkadaş. Birini sevmedim ya zannedersin en sevdiğim elbisemle yer bezi yaptı. Yok böyle bir nefret. Bu nefreti hak edecek ne yaptı? Bakışı yeter. Sevmedim mi sevmiyorum işte. Birine de kanım ısındı mı tamam. İki günde "kankeyta" ünvanını yapıştırıyorum.  Az bi normalleşsem ne olur? Hani hayatı normal yaşasam.. Bazı şeyleri zamana bırakmayı öğrensem... Aaaa! Sabır mı zaman mı? Onlar da ne? Yok benim lügatımda bu sözcükler. Verin bana suyunu çıkartayım herbir şeyin.
       Geçen biraz uyuyayım dedim bıraksalardı yaza kadar kalkmayacaktım. 15 saat.. Zannedersem içimde bir ayı barınıyor. Özellikle uykuda ve yemekte bunu çok hissetmeye başladım. Millet içindeki çocuğu öldürür ben ayıyı doyuramıyorum arkadaş!
       Kendime çok kızdım uykum kaçtı. Neyse böyle yazınca rahatladım biraz. Sanki günah çıkardım. Hale bak! Bu çay gerçekten mi kafa yaptı yahu? Siz siz olun abartmayın dostlar! Abartıp kendinizi süper kahraman sanmayın. Her kötüye ceza vermeye uğraşmayın. Çevrede kötülerinden memnun olan çok vatandaş var. Onların yakınma malzemelerini alırsanız siz kötü olursunuz. Kesin bilgi, tecrübeler dile geldi... Mutlu günler :)

18 Kasım 2013 Pazartesi

Çene

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 19:39 0 yorum
        Şu çenesinden benim kadar çok çeken bir insan evladı var mıdır acaba? Mübarek bi kapan artık ya! Kendime engel olamıyorum. Hayır bir şeyim de gizli kalsın dimi? Dün tanıştığım insan bugün hayat hikayemi anlatır çok iddialıyım.
         İki çeşit çok konuşan insan vardır. Tip 1 boş konuşur. Dinleseniz de dinlemeseniz de çok bir şey kaybetmezsiniz. Hatta yanınızda 2 saat aralıksız konuşsa sonunda "eee ne anlattı ki bu?" dersiniz. Mesela kırmızıyla beyazı karıştırınca pembe olduğunu, keki üç yumurtayla yaptığını, iki sene önceki Beşiktaş formasını daha çok sevdiğini falan anlatır. Tek kaybı harcadığı ATPleridir.
        Tip 2'ye gelirsek... En büyük özelliği saydam olmasıdır. "Her insanın sırları vardır" sözü onun için geçerli değildir. Başkasının sırrını koruyup kollarken (tabi unutması yüksek ihtimal) kendi sırrını pardon yanlış oldu kendi sırrı hiçbir zaman olmaz ki. Bir de en anlatılmayacak kişiye en anlatılmayacak şeyleri anlatmasıyla meşhurdur. Üstüne üstlük bu insan evladı diyelim ki bir olay yaşasın anında birilerine anlatma potansiyeline sahiptir. Karşıdaki kişinin kim olduğu çok mühim değildir o an. Tip 2'nin beynindeki nöronlar o an "Anlaaaat anlaaat" diyen bir canavara dönüşmüştür. Yoksa içi rahat etmez. Bu tip insanların çevresinde de iki çeşit insan vardır. Ya onu çok sevenler ya da nefret edenler. Kendini tutmak gibi güzel bir huyu olmadığı için aklına geleni direkt söyle sonuç: kaliteli dost, fazla düşman...
        Sanki niye tip 2 dediysem. Hazan desem de olurmuş. Bu özeleştirimi bile tüm sanal aleme paylaşmasam olmazdı. Bir şeyim de gizli olsun yahu! Benle kimse doğruluk mu cesaret mi oynamak istemiyor. İtiraf edeceğim hiçbir şeyim yok. Çok ezikliğini yaşıyorum bu durumun. Bir gün bu herkese olan sonsuz güvenimle bütünleşen sayın çenem yüzünden başıma öyle bir iş gelecek ki o zaman tam susacağım. Bu günün geç ve güç olmasını umaraktan size mutlu günler dliyorum:)
 

Bir Garip Doktor Template by Ipietoon Blogger Template | Gift Idea