Zamane çocuklarına yazık. Çok üzülüyorum zavallılara. Benim çocukluğumda (pek de büyümüş sayılmam ama) en büyük zevklerimden biri sabahın köründe kalkıp bugs bunny, şirinler, pokemon vs izlemekti. Bu sabah da cumartesi olmasına rağmen uykumdan feragat ederek (uyku tutmamış da olabilir tabi) 6.30da ayaklandım. Ayrılmaz beşli yastığım yorganım ben keyfim ve kahyası beraberce salona indik kurulduk televizyonun karşısına. Karşımda mırıl mırıl uyuyan yumuk eşliğinde açtım televizyonu. Sonrası benim için yıkım tabi güzel güzel çizgi filmler beklerken karşımda kokuşmuş diziler buldum. Hayat Bilgisinden Zoraki Kocaya her kanal ayrı bir güzeldi. Bir eksik vardı ki içime dert oldu: Sihirli Annem.
Bizim çocukluğumuzda öyle her evde bilgisayar yoktu. İnternet desen kıtlık. Bu durumda bizim de eğlence anlayışımız daha farklıydı. Mesela hatırlarsınız bir taso manyaklığı vardı. Sırf daha çok tasom olsun diye bakkalı (evet o zamanlarda bakkal da vardı) zengin etmiştim. Çoğu zaman tasoyu alır cipsi arkadaşlarıma verirdim. Pikaçun var mı Balbazar iyi çeviriyor muhabbetleri bizim için hayat memat meselesiydi. Hatta bir keresinde yenilip tüm tasolarımı kaybetmiştim. Kumar masasında kaybetmenin acısını küçük yaşta tadınca hayatta daha mantıklı riskler almayı öğrendim. Yani bizim oyunlarımız pesden football managerden veya gtadan daha öğreticiydi.
Bizim dönemde asosyal insan sayısı da az. Yeni nesle bakıyorum da arkadaşlığın ne olduğunu facebookdan öğreniyorlar, düşüncelerini twittere yazıyorlar. Yüz yüze insan ilişkisi sıfır. Okumayı söken bir facebook hesabı açıp karşı cins peşine düşüyor. Oysa bizde bu işler de farklıydı. O bunu seviyor şu senden hoşlanıyor muhabbetleriyle gün geçirirdik. Hem bizimki safcaydı. İki çocuk bakışınca sevgili olduklarını zannederlerdi.
Nefret ettiğim bir adamın nefret ettiğim bir programı var: yeteneksizsiniz. İzlediğimden değil de yarışmacılar sosyal medyada çok dolandıklarından biliyorum. Çıkan çocukların yüzde 80'i obez. hepsi gelecekte diyabet ve yüksek tansiyonla boğuşacak. Yarısı kalp hastalıklarından genç yaşta ölecek. Tabi bundan hem teknoloji oturaklığı hem de gdo sorumlu. Bizim zamanımızda gdo da yoktu ya da vardı haberimiz yoktu. Gdo demişken biz hamburger VE pizzayla da büyümedik. Yani siz büyümüş olabilisiniz ama ben McDonalds'ın pis hamburgerlerine hediye gözüyle bakardım. Ayda yılda bir giderdim o zamanda keyfime diyecek olmazdı. Şimdi anne sütünden kesilen fast fooda dayanıyor.
Demem o ki her şey gittikçe yapaylaşıyor. İyice nine moduna girdim "Nerde o eski bayramlar" demeden yazımı bitireyim en iyisi. mutlu günler:)
9 Mart 2013 Cumartesi
5 Mart 2013 Salı
Laf atma Göbek at
Sayın okuyucu eğer bir bayansan mutlaka başına gelmiştir bu olay. yok eğer bir erkeksen ya yapmışsındır ya da çok terbiyeli bir insansındır (sana aferim). Konumuz laf atmak. çağımızın çözümsüz sorunu. 12 yaşını doldurmuş erkekler özellikle bizim milletimiz kendini "laf atma" seviyesine erişmiş olarak görür ve yara kanamaya başlar.
Laf atma olayı genelde "çok güzelsin, vay be, 10 numarasın" gibi klasik cümlelerle yapılabildiği gibi arada ilginç olanlar da çıkar. Örnek olarak geçen yıl alışveriş merkezinde bir adam bana "trafik lambası gibisin" demişti. her ne kadar o demeden önce fark etmemiş olsam da yeşil çoraplarım kırmızı ayakkabılarım ve turuncu montumla sırası karışmış bir trafik lambası gibi durduğumu kabul ediyorum. Bir keresinde de adamın teki "Allah anasına, babasına, dedesine, ninesine, kız kardeşine, erkek kardeşine, amcasına, halasına, teyzesine... bağışlasın" diyerek benden en uzun laf atan kişi ünvanını kazanmıştı. Bu bahsettiklerim akut olanlar. Bir de bunların kronik olanları var ki düşman başına...
Evime taşınalı 2 yıla yakın bir zaman geçti. Bu süre zarfı içinde hafta içi her gün sabah akşam okul ev, ev okul arası gittim geldim hala gidiyorum geliyorum. Olayı ilginç kılan nokta şu ki okul yolumun üstündeki bir berber bir berbere "gel beraber bir berber dükkanı açalım" demiş ve ne yazık ki açmış. bu bre berber beni hayattan soğuttu. böyle bir yaratık olamaz. her sabah dükkanın önünde bekliyor giderken laf atıyor dönerken laf atıyor. istinasız her gün bu çark böyle dönerken geçen gün canıma tak etti artık. sabah yine günlük ritüelimizi gerçekleştirdikten sonra akşam dönüşte işler biraz karıştı. Yediğim lafın ardından Cüneyt Arkın edasıyla dönüp Herkül gibi adamın üstüne yürümeye başladım. Elimdeki pembe şemsiye o an gözümde kral Arthurun kılıcına dönüştü. Bir sallayışım var ki şemsiyeyi adamın üstüne üstüne dillere destan olur nitelikte. Bu sırada en kalın ve asabi ses tonumla bağıra çağıra bre berberi rezil etmekle meşguldüm. "Ne diyorsun sen ya? bıkmadın mı 2 yıldır her gün laf atmaya. Ben senden bıktım. İnsan değil misin sen? Annen kız kardeşin yok mu senin ahlaksız adam?" bre berberin bu sıradaki durumu içler acısıydı. önce duyduklarına inanamadı. sonra yıkıldı. başını havaya kaldırıp "serseri tanrısı"nın onu kurtarmasını bekledi ama havada aradığı mucizeyi göremedi. Elimde salladığım kılıcımın korkusuyla geriledi bir fare kadar küçüldü sonra benim ve çevrede toplanan insanların keskin bakışlarıyla eridi ve kanalizasyona aktı. Evet bu bir cinayet itirafıdır. Pişman değilim yine olsa yine yaparım.
O gün bu gündür berberimizden iz yok. Her gün ben geçerken açılan dükkan kapısı mühürlenmiş gibi. kapısında insan kalabalığı da yok. bir devri daha böylece kapatmış oldum. Kendime de yeni bir ad buldum "Ber-Fet". eğer bir gün laf atanlar canınızdan bezdirirse sizi bir telefon kadar uzaktayım. mutlu günler:)
Not: bahsi geçen berber Ziya Gökalp caddesindeki Kolej Berberidir. Umarım kimse gitmez de batar.
Laf atma olayı genelde "çok güzelsin, vay be, 10 numarasın" gibi klasik cümlelerle yapılabildiği gibi arada ilginç olanlar da çıkar. Örnek olarak geçen yıl alışveriş merkezinde bir adam bana "trafik lambası gibisin" demişti. her ne kadar o demeden önce fark etmemiş olsam da yeşil çoraplarım kırmızı ayakkabılarım ve turuncu montumla sırası karışmış bir trafik lambası gibi durduğumu kabul ediyorum. Bir keresinde de adamın teki "Allah anasına, babasına, dedesine, ninesine, kız kardeşine, erkek kardeşine, amcasına, halasına, teyzesine... bağışlasın" diyerek benden en uzun laf atan kişi ünvanını kazanmıştı. Bu bahsettiklerim akut olanlar. Bir de bunların kronik olanları var ki düşman başına...
O gün bu gündür berberimizden iz yok. Her gün ben geçerken açılan dükkan kapısı mühürlenmiş gibi. kapısında insan kalabalığı da yok. bir devri daha böylece kapatmış oldum. Kendime de yeni bir ad buldum "Ber-Fet". eğer bir gün laf atanlar canınızdan bezdirirse sizi bir telefon kadar uzaktayım. mutlu günler:)
Not: bahsi geçen berber Ziya Gökalp caddesindeki Kolej Berberidir. Umarım kimse gitmez de batar.
23 Şubat 2013 Cumartesi
Senin cinsin ne?
Bütün ülkeler gelişiyor, geleceğe doğru gidiyorlar yavaş da olsa. Bizde bir problem var ama acaba ne? Faşizm 2. Dünya savaşı yıllarında favori görüştü yani bundan neredeyse 70 yıl önce. Irkçılık desen daha da eski. Siyahların beyazlarla aynı otobüse binmelerinin bile yasak olduğu amerikanın şuan siyahi bir başkanı var. Biz ise tutmuş senin kökün ne benim ki ne diye uğraşıyoruz.
Benim bildiğim köpeklerin, atların cinsi önemlidir, insanın değil. Türkiye Cumhuryetinin milletvekili tutmuş 'ben de arnavutum' diyor. Neyin kafasını yaşıyor bunlar? Biz "Ne mutlu Türküm diyene" derken acaba sadece ırkı Türk olanları mı kastediyoruz. Bunu böyle anlayan bir milletin vekiliyse vay o milletin haline.
Sizi bilmem de benim durumum çok vahim. Anneanne tarafımdan iranlı annemin babası tarafından arabım. Babamın babası tarafı çepni, anne tarafında ise rumluk var. Ben kısa yoldan bavulumu mu toplasam?
Ama bir de şöyle bir olay var. Hepimiz Hz.Adem ve Havvadan geldiğimize göre acaba onlar nereliydi? Eğer Türk değillerse yandık. Ben gidip biraz araştırayım.
Benim bildiğim köpeklerin, atların cinsi önemlidir, insanın değil. Türkiye Cumhuryetinin milletvekili tutmuş 'ben de arnavutum' diyor. Neyin kafasını yaşıyor bunlar? Biz "Ne mutlu Türküm diyene" derken acaba sadece ırkı Türk olanları mı kastediyoruz. Bunu böyle anlayan bir milletin vekiliyse vay o milletin haline.
Sizi bilmem de benim durumum çok vahim. Anneanne tarafımdan iranlı annemin babası tarafından arabım. Babamın babası tarafı çepni, anne tarafında ise rumluk var. Ben kısa yoldan bavulumu mu toplasam?
Ama bir de şöyle bir olay var. Hepimiz Hz.Adem ve Havvadan geldiğimize göre acaba onlar nereliydi? Eğer Türk değillerse yandık. Ben gidip biraz araştırayım.
14 Şubat 2013 Perşembe
Vicdan mı? O da ne?
Bu ülkede hala vicdandan bahseden insanlar var. Yazık hem de çok yazık. İşsizliğin yüzde 10u geçtiği en büyük bütçenin diyanet işlerine ayrıldığı bir ülkede biz hala gelişmekten avrupa birliğine girmekten söz ediyoruz.
Bizi öyle korkuttular ki artık sesimizi çıkaramaz olduk ek olarak bir de gözümüzü boyayıp ağzımıza bir parmak bal çaldılar. Orta doğu fatihi olduk. Türkün başı öne eğilmez 'one minute' dedik.
Siz asgari ücretle aile geçindirmeye çalışırken sahte dindarlar yatcık katcık aldılar sustunuz. Başbakan 3. özel uçağını aldı hakkıdır yapar dediniz. İşsizliği örtbas etmek için her yere üniversite açtılar. Hoca yok materyal yok ama üniversite var. Devlet çalışıyor okul açıyor dediniz. Peki bu mezunlar ne olacak diye hiç düşündünüz mü?
Sizi zerre kadar önemsemeyen sizden yağlı vıcık vıcık elleriyle çaldıkları paralarla kendilerine daha da yüksek taht alan insanlar 3 torba kömür verince vicdanınızı onurunuzu sattınız.
Askerlerimizin kanları hala ellerinde olan insanlarla el sıkıştılar, alkışladınız. O kan size bulaşmadı mı? Hepiniz katil olmadınız mı? Terörle mücadele etmek için evlerini barklarını gençliklerini bir kenara atıp kendilerini feda eden insanlar bir bir tutuklandı. Siz ne yaptınız? 3 maymunu oynadınız. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın dediniz.
Vicdanını, ülkesini 3 kuruş paraya satan insanlar gün gelecek torunlarınızın ahıyla mezarınızda ters döneceksiniz. O yılan sizin de boynunuza sarıldığında iş işten geçmiş olacak.
Bizi öyle korkuttular ki artık sesimizi çıkaramaz olduk ek olarak bir de gözümüzü boyayıp ağzımıza bir parmak bal çaldılar. Orta doğu fatihi olduk. Türkün başı öne eğilmez 'one minute' dedik.
Siz asgari ücretle aile geçindirmeye çalışırken sahte dindarlar yatcık katcık aldılar sustunuz. Başbakan 3. özel uçağını aldı hakkıdır yapar dediniz. İşsizliği örtbas etmek için her yere üniversite açtılar. Hoca yok materyal yok ama üniversite var. Devlet çalışıyor okul açıyor dediniz. Peki bu mezunlar ne olacak diye hiç düşündünüz mü?
Sizi zerre kadar önemsemeyen sizden yağlı vıcık vıcık elleriyle çaldıkları paralarla kendilerine daha da yüksek taht alan insanlar 3 torba kömür verince vicdanınızı onurunuzu sattınız.
Askerlerimizin kanları hala ellerinde olan insanlarla el sıkıştılar, alkışladınız. O kan size bulaşmadı mı? Hepiniz katil olmadınız mı? Terörle mücadele etmek için evlerini barklarını gençliklerini bir kenara atıp kendilerini feda eden insanlar bir bir tutuklandı. Siz ne yaptınız? 3 maymunu oynadınız. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın dediniz.
Vicdanını, ülkesini 3 kuruş paraya satan insanlar gün gelecek torunlarınızın ahıyla mezarınızda ters döneceksiniz. O yılan sizin de boynunuza sarıldığında iş işten geçmiş olacak.
13 Şubat 2013 Çarşamba
Ankara'nın Bağları
Başkentte yaşamaya başlayalı tam 2.5 yıl oldu. bir yeri tanımak için 2.5 yıl yeterli bir süre sanırım. bu yazımda sizlere ankara'nın belli başlı yerlerini anlatmak istedim. hadi bakalım ufak Ankara gezimiz başlasın
AŞTİ: İlk olarak otogardan başlıyoruz. Kadim dillerde açılımı "Geldiğin gibi geri git"dir AŞTİnin. Zaten otobüsten indiğiniz anda adının hakkını verdiğini anlarsınız. Elinizde bavul metroya nasıl inebileceğinizi sorduğunuz ilk insan size "Erzurum, Van , Iğdır... abi Erzurum var mı?" diye cevap verir. İnsanlardan umut olmadığını anlayıp tabelalara yöneldiğiniz anda başka bir vatandaş size 20 liraya İstanbula götürebileceği iddiasıyla kolunuza yapışır. Zor da olsa kendinizi metronun merdivenlerine atarsınız. İşte burada durun. Eski Türk filmlerinde İstanbula gidip Haydarpaşa garında merdivenlerden inerken her insanın denize karşı söylediği ilk söz olan "İstanbul seni yeneceğim" lafının çakmasını (Ankara uyarlamasını) diyebileceğiniz tek yer burasıdır. tabi sizi arkadan iten sanki tek metro o anmış da kalanı yürüyerek gidecekmiş hissine kapılan insanlardan fırsat bulabilirseniz.
KIZILAY: Ankarada çok ünlü bir laf vardır: "Her yol Kızılaya çıkar!" Duyup duyabileceğiniz en mantıklı ve anlamlı sözdür. "Deniz olan memlekette kaybolmazsın denize doğru yürü sahile çıkar yolunu bulursun" diyen insan gel bir Ankarayı gör. Her dolmuş, otobüs, metro direk veya dolaylı şekilde illa ki kızılaya uğrar. içine girmezse civarından geçer. Kaybolma riskinizi ortadan kaldırdığımıza göre kızılayı anlatabiliriz. Her cinsten ve çeşitten insanı bulabileceğiniz çok orjinal bir yerdir. Metro altı denilen ve kızılayın altını boydan boya kaplayan mekan size ucuz çok çok ucuz kıyafet imkanı sunar. Markaları ün yapmış tüm mağazaların ürünleri burada mevcuttur. Akşam saat 10dan sonra kızılayda bir curcuna başlar. Korkmayın bu ucuza alışverişin sesidir. karaborsacılar çıkar bir anda piyasaya. aradığınız herşeyi bulabileceğiniz bir süpermarket olur kızılay bir anda. ama uyarmam gereken çok tehlikeli bir olay var: Falcılar. adım başı "fal 5 lira kahve ücretsiz, isim bile veriyoruz" şeklindeki lafları duymamazlıktan gelmeye çalışın yoksa başınıza geleceklerden dolayı üzülürüm. Yüksel caddesinin köşesinde hep bir imza toplama olayı vardır. hep bir şeyler protesto edilir. ilk bir kaç gün "çok mantıklı dur imza atayım" şeklinde yaklaştığınız platformlara karşı bir müddet sonra bağışıklık kazanacaksınız. kızılayın ortasında kızılay alışveriş merkezi vardır. hatta metro altına açılan bir kapısı da vardır. burada ki ironiye bakın. aynı ürünler aşağıda 3 liraysa yukarıda 30 liradır. tercih sizin.
her şey bir yana kızılay güzeldir. kızılay candır. sıkıldığınız anda kendinize illa ki oyalayacak bir şeyler bulabileceğiniz bir yerdir. kızılay sevilir tarafımca:)
SAKARYA: Çiçekçi çingene çocukların boyunduruğu altında kızılayın bir eyaletidir sakarya. iç işlerinde tamamen bağımsızdır. girişinde sizi efes pilsen karşılar. her türden müziği aynı anda duyarsınız. bir yerde uzun hava çalarken bir yanda heavy metal çığlıkları duyabileceğiniz bir bar cennetidir. her insana uygun bir mekan bulunur sakaryada. ucuzdur da. tam öğrenci yeridir. zaten girdiğiniz her mekanda en az 2 tanıdık görürsünüz o yüzden ankara büyük ama küçük bir şehirdir.
ULUS: Gazino, otel ve işkembecinin yan yana olduğunu gördüyseniz tebrikler ulusa ulaştınız demektir. Dünya üzerinde sanırım "en değişmez" ünvanı ulusa aittir. soruşturmalarıma dayanarak aynı gazinoların 30 yıl öncede orda olduğu sonucuna ulaştım. bir nevi tarihi ziyarettir. ama size tavsiyem ziyaretinizi otobüsün penceresinden gerçekleştirin. inmeniz ruh sağlığınızı her an tehlikeye atabilir. ben henüz ulusa ayak basmış değilim.
BAHÇELİ 7. CADDE: Bayanların topuklu ayakkabılarıyla tık tık yürüyüp alışveriş yaptığı serserisi az bir mekandır. niyeyse bana hep çok soğuk gelir. yemek yemek için uygun restaurant ve kafeler bulabilirsiniz. nedenini anlayamadığım bir biçimde "Marcho Pasha"sıyla ünlüdür.
TUNALI: Ankaraya gelen her insanın uğraması gereken bir yerdir. Kuğulu parkta resim çektirmezseniz Ankaraya geldiğinize kimse inanmaz. Çorabın fiyatının 90liradan başladığı bir yerden söz ediyorum. Özel tasarım kıyafetler mi dersiniz bin liralık ayakkabılar mı hepsi mevcuttur. aman kendinizi kaybetmeyin. ben en son Tunalıya gittiğimde cebimde 15 kuruşla dönmüştüm.
kısa Ankara turumuzun sonuna geldik. Ankara bu kadar mı demeyin bu özetin de özeti yoksa Ankara anlatılmaz yaşanır bunu çok iyi biliyorum. son bir uyarı erkeklere gelsin. geceleri kolejden uzak durun. travestisiyle ünlüdür de;)
AŞTİ: İlk olarak otogardan başlıyoruz. Kadim dillerde açılımı "Geldiğin gibi geri git"dir AŞTİnin. Zaten otobüsten indiğiniz anda adının hakkını verdiğini anlarsınız. Elinizde bavul metroya nasıl inebileceğinizi sorduğunuz ilk insan size "Erzurum, Van , Iğdır... abi Erzurum var mı?" diye cevap verir. İnsanlardan umut olmadığını anlayıp tabelalara yöneldiğiniz anda başka bir vatandaş size 20 liraya İstanbula götürebileceği iddiasıyla kolunuza yapışır. Zor da olsa kendinizi metronun merdivenlerine atarsınız. İşte burada durun. Eski Türk filmlerinde İstanbula gidip Haydarpaşa garında merdivenlerden inerken her insanın denize karşı söylediği ilk söz olan "İstanbul seni yeneceğim" lafının çakmasını (Ankara uyarlamasını) diyebileceğiniz tek yer burasıdır. tabi sizi arkadan iten sanki tek metro o anmış da kalanı yürüyerek gidecekmiş hissine kapılan insanlardan fırsat bulabilirseniz.
KIZILAY: Ankarada çok ünlü bir laf vardır: "Her yol Kızılaya çıkar!" Duyup duyabileceğiniz en mantıklı ve anlamlı sözdür. "Deniz olan memlekette kaybolmazsın denize doğru yürü sahile çıkar yolunu bulursun" diyen insan gel bir Ankarayı gör. Her dolmuş, otobüs, metro direk veya dolaylı şekilde illa ki kızılaya uğrar. içine girmezse civarından geçer. Kaybolma riskinizi ortadan kaldırdığımıza göre kızılayı anlatabiliriz. Her cinsten ve çeşitten insanı bulabileceğiniz çok orjinal bir yerdir. Metro altı denilen ve kızılayın altını boydan boya kaplayan mekan size ucuz çok çok ucuz kıyafet imkanı sunar. Markaları ün yapmış tüm mağazaların ürünleri burada mevcuttur. Akşam saat 10dan sonra kızılayda bir curcuna başlar. Korkmayın bu ucuza alışverişin sesidir. karaborsacılar çıkar bir anda piyasaya. aradığınız herşeyi bulabileceğiniz bir süpermarket olur kızılay bir anda. ama uyarmam gereken çok tehlikeli bir olay var: Falcılar. adım başı "fal 5 lira kahve ücretsiz, isim bile veriyoruz" şeklindeki lafları duymamazlıktan gelmeye çalışın yoksa başınıza geleceklerden dolayı üzülürüm. Yüksel caddesinin köşesinde hep bir imza toplama olayı vardır. hep bir şeyler protesto edilir. ilk bir kaç gün "çok mantıklı dur imza atayım" şeklinde yaklaştığınız platformlara karşı bir müddet sonra bağışıklık kazanacaksınız. kızılayın ortasında kızılay alışveriş merkezi vardır. hatta metro altına açılan bir kapısı da vardır. burada ki ironiye bakın. aynı ürünler aşağıda 3 liraysa yukarıda 30 liradır. tercih sizin.
her şey bir yana kızılay güzeldir. kızılay candır. sıkıldığınız anda kendinize illa ki oyalayacak bir şeyler bulabileceğiniz bir yerdir. kızılay sevilir tarafımca:)
SAKARYA: Çiçekçi çingene çocukların boyunduruğu altında kızılayın bir eyaletidir sakarya. iç işlerinde tamamen bağımsızdır. girişinde sizi efes pilsen karşılar. her türden müziği aynı anda duyarsınız. bir yerde uzun hava çalarken bir yanda heavy metal çığlıkları duyabileceğiniz bir bar cennetidir. her insana uygun bir mekan bulunur sakaryada. ucuzdur da. tam öğrenci yeridir. zaten girdiğiniz her mekanda en az 2 tanıdık görürsünüz o yüzden ankara büyük ama küçük bir şehirdir.
ULUS: Gazino, otel ve işkembecinin yan yana olduğunu gördüyseniz tebrikler ulusa ulaştınız demektir. Dünya üzerinde sanırım "en değişmez" ünvanı ulusa aittir. soruşturmalarıma dayanarak aynı gazinoların 30 yıl öncede orda olduğu sonucuna ulaştım. bir nevi tarihi ziyarettir. ama size tavsiyem ziyaretinizi otobüsün penceresinden gerçekleştirin. inmeniz ruh sağlığınızı her an tehlikeye atabilir. ben henüz ulusa ayak basmış değilim.
BAHÇELİ 7. CADDE: Bayanların topuklu ayakkabılarıyla tık tık yürüyüp alışveriş yaptığı serserisi az bir mekandır. niyeyse bana hep çok soğuk gelir. yemek yemek için uygun restaurant ve kafeler bulabilirsiniz. nedenini anlayamadığım bir biçimde "Marcho Pasha"sıyla ünlüdür.
TUNALI: Ankaraya gelen her insanın uğraması gereken bir yerdir. Kuğulu parkta resim çektirmezseniz Ankaraya geldiğinize kimse inanmaz. Çorabın fiyatının 90liradan başladığı bir yerden söz ediyorum. Özel tasarım kıyafetler mi dersiniz bin liralık ayakkabılar mı hepsi mevcuttur. aman kendinizi kaybetmeyin. ben en son Tunalıya gittiğimde cebimde 15 kuruşla dönmüştüm.
kısa Ankara turumuzun sonuna geldik. Ankara bu kadar mı demeyin bu özetin de özeti yoksa Ankara anlatılmaz yaşanır bunu çok iyi biliyorum. son bir uyarı erkeklere gelsin. geceleri kolejden uzak durun. travestisiyle ünlüdür de;)
9 Şubat 2013 Cumartesi
Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin
"Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredersin" ne güzel demiş nietzsche. Bu sözü hayat felsefem edinmeme rağmen aslında sanırım hep seyrettim ben. Korkmadığımı ispat etmeye çalıştım ki bu kaçışımın en büyük göstergesiydi.
Hayatım boyunca hep kendi fırsatlarımı kendim yarattım. Bununla o kadar meşguldum ki hayatın istasyonuma kadar getirdiği her fırsat trenini görmezden geldim. Burada yazar, yönetmen, başrol, figüran hepsi bendim. Filme kimin girip çıkacağına ben karar verirdim. Çok zorlarlarsa montajla keserdim.
Her şey düzenlidir yaşamımda. Bu yüzden kolayına üzülmem. Senaryo elimde önceden bilirim oynanacak oyunu. Ona göre kuşanırım silahlarımı. Yanlıştı biliyordum. Pardon biliyorum. Sonrada niye sıkılıyorum diyorum. Cevap çok basit kimse sonunu bildiği kitabı okumak istemez. Sürprizlere yer yok benim hayatımda. Bir kez olsun izij verseydim o çok önemli kurallarımın ve taştan duvarlarımın yıkılmasına belki de her şey farklı olabilirdi.
En nefret ettiğim şey monotonluk diyerek hayatımı o kadar monoton bir hale getirdim ki sanırım artık boğuluyorum. Insan kendi fırsatını kendi yaratır derler ya iste bu cümlenin öznesi Hazan.
Eee? Diyorsunuz şimdi duyabiliyorum. Eeesi yok işte. Vazgeçecek değilim. Malum alışmış kudurmuştan beterdir. Kendime format da atamayacağıma göre kabullenmek tek çözüm. Pişman mıyım? İyi tarafından bakarsak üzülmedim, yıkılmadım yıkılmam da. Elmastan bir heykel gibiyim. Niye yazdım bütün bunları? Benim farketmem biraz geç oldu da belki içinizde daha geri dönebilecek olanlar vardır. Veya hayatını düzene sokmak isteyenler vardır ibret olurum onlara. Ya da dimdik duran insanlara özenenler vardır onlara yol gösterici olurum. Diyeceğim o ki siz siz olun rahat yaşayın. Mutlu günler:)
Hayatım boyunca hep kendi fırsatlarımı kendim yarattım. Bununla o kadar meşguldum ki hayatın istasyonuma kadar getirdiği her fırsat trenini görmezden geldim. Burada yazar, yönetmen, başrol, figüran hepsi bendim. Filme kimin girip çıkacağına ben karar verirdim. Çok zorlarlarsa montajla keserdim.
Her şey düzenlidir yaşamımda. Bu yüzden kolayına üzülmem. Senaryo elimde önceden bilirim oynanacak oyunu. Ona göre kuşanırım silahlarımı. Yanlıştı biliyordum. Pardon biliyorum. Sonrada niye sıkılıyorum diyorum. Cevap çok basit kimse sonunu bildiği kitabı okumak istemez. Sürprizlere yer yok benim hayatımda. Bir kez olsun izij verseydim o çok önemli kurallarımın ve taştan duvarlarımın yıkılmasına belki de her şey farklı olabilirdi.
En nefret ettiğim şey monotonluk diyerek hayatımı o kadar monoton bir hale getirdim ki sanırım artık boğuluyorum. Insan kendi fırsatını kendi yaratır derler ya iste bu cümlenin öznesi Hazan.
Eee? Diyorsunuz şimdi duyabiliyorum. Eeesi yok işte. Vazgeçecek değilim. Malum alışmış kudurmuştan beterdir. Kendime format da atamayacağıma göre kabullenmek tek çözüm. Pişman mıyım? İyi tarafından bakarsak üzülmedim, yıkılmadım yıkılmam da. Elmastan bir heykel gibiyim. Niye yazdım bütün bunları? Benim farketmem biraz geç oldu da belki içinizde daha geri dönebilecek olanlar vardır. Veya hayatını düzene sokmak isteyenler vardır ibret olurum onlara. Ya da dimdik duran insanlara özenenler vardır onlara yol gösterici olurum. Diyeceğim o ki siz siz olun rahat yaşayın. Mutlu günler:)
26 Ocak 2013 Cumartesi
belatoner
Kötü gün olur olmaz değil ama benimki filmlere yakışır cinstendi. Dün akşam uykumun kaçmasından belliydi zaten normalde 10da gözleri kapanan ben ertesi gün 8 ders olduğunu bilmeme rağmen uyuyamadım. Gece boyu dolandım. Allahtan sabah oldu işkence gibi bir gece bitti düşüncesiyle başladım güne. Hayır böyle olacağını bilseydim her şeyi kabullenerek yataktan hiç çıkmazdım.
Yağmurlu bir gri ankara sabahında yumukla(kendisi bir insan ve gerçek) çıktık yola. Şapkam montum ve §şemsiyemle yağmura meydan okuyordum adeta. Okula varmak üzereydim ki kendimi birden bir çamur deryasında cebelleşirken buldum. Amacım neydi hiç bilmiyorum ama galip tahmin edeceğiniz üzere yeşil pantolonumun sol paçası üzerinde kendisine habitat oluşturan çamur oldu. Hem de çarpık kentleşme gibi dizime kadar yayıldı. Amfiye girdiğim anda bir Islak mendil bulma çabasına girdim ve uzun uğraşlar sonuvcu buldum. Hay bulmaz olaydim. Kendi haline bıraksam kuruyup dökülebilecek kıvamdaki çamuru bir güzel sıvadım pantolona.
Kaderime boyun eğmiştim tam içtiğim çayı pantolona dökene kadar. Çay lekesinin de ıslak mendille çıkmadığını öğrenmiş oldum. İşin kötüsü daha sabahtı ve akşama kadar ders ve sonrasında H.H.nin doğum günü vardı.
Kendi kendime yaptıklarım yetmezmis gibi arkadaşımın güzelim açık renk montunu çıkmaz kırmızı rujumla öptüm. O nasıl oldu demeyin ben de bilmiyorum.
Sabah sakarlığımı tam atlatmıştım ki son 4 dersin okulun en havasız amfisinde işleneceğini öğrendim. saat 14 sularında tam 5. Dersteyken gözlerim de kaşınmaya başladı. Ama nasıl tatlı kaşınıyor anlatamam. Makyajımı bozmadan kaşımaya çalışırken ve oksijensiz yaşamaya kendi alıştırmışken tam 4 ders geçirdim. Dersten çıktığımda fermantasyon yapıyordum.
Oh şimdi bir güzel eğleniriz derken ben her zaman ki gibi yürürken konuşma eylemini gerçekleştiriyorken hava yağmursuz herler buzsuzken bir anda uçtum uçtum ve fizyoloji dersinde öğrendiğimiz "düşme refleksi" hareketini yaparken buldu.kendimi sonrasında yerdeydim. Hayır düşecek başka yer mi yoktu da yurtların olduğu sokakta fosforlu turuncu bir montla yere serildim? Sonuç yaralı bir el, yırtılmış ve çamura bulanmış bir pantolon ve gazi ben. Bırakmadılar beni. Öylece gittim doğum gününe.
Her şey iyi gidiyordu. Hatta moralim düzelmişti eğleniyordum. Vee bir çay vakası daha. Çayı dökerek kulak memesi kıvamına getirdiğimiz elimizi tüm yemeklerde kullanabiliriz artık. Montum da kirlenmişti zaten çay banyosu yaptı.
Sonunda eve gelmeyi başardım artık bu günü de atlattım daha bir şey olmaz derken ovuşturmaktan oyun hamuru halini alan göz kapaklarım şişti kızardı aynalardan ırak iğrenç bir hal aldı. Allerjim azıtacak günü buldu.
Kimin ahını aldım bilmiyorum ama bu yazıyı okuyorsan geri al bedduanı. Söz bundan sonra çok iyi bir insan olacağım yani çalışacağım belki de çalışmaya çalışacağım. Her günümü çöpte bir pantolon, yaralı yanmış bir el, leş olmuş bir mont, iğrenç şiş kırmızı gözler ve kırılmış gururumla bitirmek istemiyorum...
Not: A.U. ve M.A. pantolonumu çitilemeyi bile teklif ettiniz. Eşsizsiniz(iki manada da:))
Yağmurlu bir gri ankara sabahında yumukla(kendisi bir insan ve gerçek) çıktık yola. Şapkam montum ve §şemsiyemle yağmura meydan okuyordum adeta. Okula varmak üzereydim ki kendimi birden bir çamur deryasında cebelleşirken buldum. Amacım neydi hiç bilmiyorum ama galip tahmin edeceğiniz üzere yeşil pantolonumun sol paçası üzerinde kendisine habitat oluşturan çamur oldu. Hem de çarpık kentleşme gibi dizime kadar yayıldı. Amfiye girdiğim anda bir Islak mendil bulma çabasına girdim ve uzun uğraşlar sonuvcu buldum. Hay bulmaz olaydim. Kendi haline bıraksam kuruyup dökülebilecek kıvamdaki çamuru bir güzel sıvadım pantolona.
Kaderime boyun eğmiştim tam içtiğim çayı pantolona dökene kadar. Çay lekesinin de ıslak mendille çıkmadığını öğrenmiş oldum. İşin kötüsü daha sabahtı ve akşama kadar ders ve sonrasında H.H.nin doğum günü vardı.
Kendi kendime yaptıklarım yetmezmis gibi arkadaşımın güzelim açık renk montunu çıkmaz kırmızı rujumla öptüm. O nasıl oldu demeyin ben de bilmiyorum.
Sabah sakarlığımı tam atlatmıştım ki son 4 dersin okulun en havasız amfisinde işleneceğini öğrendim. saat 14 sularında tam 5. Dersteyken gözlerim de kaşınmaya başladı. Ama nasıl tatlı kaşınıyor anlatamam. Makyajımı bozmadan kaşımaya çalışırken ve oksijensiz yaşamaya kendi alıştırmışken tam 4 ders geçirdim. Dersten çıktığımda fermantasyon yapıyordum.
Oh şimdi bir güzel eğleniriz derken ben her zaman ki gibi yürürken konuşma eylemini gerçekleştiriyorken hava yağmursuz herler buzsuzken bir anda uçtum uçtum ve fizyoloji dersinde öğrendiğimiz "düşme refleksi" hareketini yaparken buldu.kendimi sonrasında yerdeydim. Hayır düşecek başka yer mi yoktu da yurtların olduğu sokakta fosforlu turuncu bir montla yere serildim? Sonuç yaralı bir el, yırtılmış ve çamura bulanmış bir pantolon ve gazi ben. Bırakmadılar beni. Öylece gittim doğum gününe.
Her şey iyi gidiyordu. Hatta moralim düzelmişti eğleniyordum. Vee bir çay vakası daha. Çayı dökerek kulak memesi kıvamına getirdiğimiz elimizi tüm yemeklerde kullanabiliriz artık. Montum da kirlenmişti zaten çay banyosu yaptı.
Sonunda eve gelmeyi başardım artık bu günü de atlattım daha bir şey olmaz derken ovuşturmaktan oyun hamuru halini alan göz kapaklarım şişti kızardı aynalardan ırak iğrenç bir hal aldı. Allerjim azıtacak günü buldu.
Kimin ahını aldım bilmiyorum ama bu yazıyı okuyorsan geri al bedduanı. Söz bundan sonra çok iyi bir insan olacağım yani çalışacağım belki de çalışmaya çalışacağım. Her günümü çöpte bir pantolon, yaralı yanmış bir el, leş olmuş bir mont, iğrenç şiş kırmızı gözler ve kırılmış gururumla bitirmek istemiyorum...
Not: A.U. ve M.A. pantolonumu çitilemeyi bile teklif ettiniz. Eşsizsiniz(iki manada da:))
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

