9 Şubat 2013 Cumartesi

Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 22:31 0 yorum
     "Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredersin"  ne güzel demiş nietzsche. Bu sözü hayat felsefem edinmeme rağmen aslında sanırım hep seyrettim ben. Korkmadığımı ispat etmeye çalıştım ki bu kaçışımın en büyük göstergesiydi.
       Hayatım boyunca hep kendi fırsatlarımı kendim yarattım. Bununla o kadar meşguldum ki hayatın istasyonuma kadar getirdiği her fırsat trenini görmezden geldim. Burada yazar, yönetmen, başrol, figüran hepsi bendim. Filme kimin girip çıkacağına ben karar verirdim. Çok zorlarlarsa montajla keserdim.
       Her şey düzenlidir yaşamımda. Bu yüzden kolayına üzülmem. Senaryo elimde önceden bilirim oynanacak oyunu. Ona göre kuşanırım silahlarımı. Yanlıştı biliyordum. Pardon biliyorum. Sonrada niye sıkılıyorum diyorum. Cevap çok basit kimse sonunu bildiği kitabı okumak istemez. Sürprizlere yer yok benim hayatımda. Bir kez olsun izij verseydim o çok önemli kurallarımın ve taştan duvarlarımın yıkılmasına belki de her şey farklı olabilirdi.
        En nefret ettiğim şey monotonluk diyerek hayatımı o kadar monoton bir hale getirdim ki sanırım artık boğuluyorum. Insan kendi fırsatını kendi yaratır derler ya iste bu cümlenin öznesi Hazan.
         Eee? Diyorsunuz şimdi duyabiliyorum. Eeesi yok işte. Vazgeçecek değilim. Malum alışmış kudurmuştan beterdir. Kendime format da atamayacağıma göre kabullenmek tek çözüm. Pişman mıyım? İyi tarafından bakarsak üzülmedim, yıkılmadım yıkılmam da. Elmastan bir heykel gibiyim. Niye yazdım bütün bunları? Benim farketmem biraz geç oldu da belki içinizde daha geri dönebilecek olanlar vardır.   Veya hayatını düzene sokmak isteyenler vardır ibret olurum onlara. Ya da dimdik duran insanlara özenenler vardır onlara yol gösterici olurum. Diyeceğim o ki siz siz olun rahat yaşayın. Mutlu günler:)

26 Ocak 2013 Cumartesi

belatoner

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 01:46 0 yorum
       Kötü gün olur olmaz değil ama benimki filmlere yakışır cinstendi. Dün akşam uykumun kaçmasından belliydi zaten normalde 10da gözleri kapanan ben ertesi gün 8 ders olduğunu bilmeme rağmen uyuyamadım.  Gece boyu dolandım. Allahtan sabah oldu işkence gibi bir gece bitti düşüncesiyle başladım güne. Hayır böyle olacağını bilseydim her şeyi kabullenerek yataktan hiç çıkmazdım.
      Yağmurlu bir gri ankara sabahında yumukla(kendisi bir insan ve gerçek) çıktık yola. Şapkam montum ve §şemsiyemle yağmura meydan okuyordum adeta. Okula varmak üzereydim ki kendimi birden bir çamur deryasında cebelleşirken buldum. Amacım neydi hiç bilmiyorum ama galip tahmin edeceğiniz üzere yeşil pantolonumun sol paçası üzerinde kendisine habitat oluşturan çamur oldu. Hem de çarpık kentleşme gibi dizime kadar yayıldı. Amfiye girdiğim anda bir Islak mendil bulma çabasına girdim ve uzun uğraşlar sonuvcu buldum. Hay bulmaz olaydim. Kendi haline bıraksam kuruyup dökülebilecek kıvamdaki çamuru bir güzel sıvadım pantolona.
     Kaderime boyun eğmiştim tam içtiğim çayı pantolona dökene kadar. Çay lekesinin de ıslak mendille çıkmadığını öğrenmiş oldum. İşin kötüsü daha sabahtı ve akşama kadar ders ve sonrasında H.H.nin doğum günü vardı.
      Kendi kendime yaptıklarım yetmezmis gibi arkadaşımın güzelim açık renk montunu çıkmaz kırmızı rujumla öptüm. O nasıl oldu demeyin ben de bilmiyorum.
       Sabah sakarlığımı tam atlatmıştım ki son 4 dersin okulun en havasız amfisinde işleneceğini öğrendim. saat 14 sularında tam 5. Dersteyken gözlerim de kaşınmaya başladı. Ama nasıl tatlı kaşınıyor anlatamam. Makyajımı bozmadan kaşımaya çalışırken ve oksijensiz yaşamaya kendi alıştırmışken tam 4 ders geçirdim. Dersten çıktığımda fermantasyon yapıyordum.
         Oh şimdi bir güzel eğleniriz derken ben her zaman ki gibi yürürken konuşma eylemini gerçekleştiriyorken hava yağmursuz herler buzsuzken bir anda uçtum uçtum ve fizyoloji dersinde öğrendiğimiz "düşme refleksi" hareketini yaparken buldu.kendimi sonrasında yerdeydim.  Hayır düşecek başka yer mi yoktu da yurtların olduğu sokakta fosforlu turuncu bir montla yere serildim? Sonuç yaralı bir el, yırtılmış ve çamura bulanmış bir pantolon ve gazi ben. Bırakmadılar beni. Öylece gittim doğum gününe.
           Her şey iyi gidiyordu. Hatta moralim düzelmişti eğleniyordum. Vee bir çay vakası daha. Çayı dökerek kulak memesi kıvamına  getirdiğimiz elimizi tüm yemeklerde kullanabiliriz artık. Montum da kirlenmişti zaten çay banyosu yaptı.
           Sonunda eve gelmeyi başardım artık bu günü de atlattım daha bir şey olmaz derken ovuşturmaktan oyun hamuru halini alan göz kapaklarım şişti kızardı aynalardan ırak iğrenç bir hal aldı. Allerjim azıtacak günü buldu.
           Kimin ahını aldım bilmiyorum ama bu yazıyı okuyorsan geri al bedduanı. Söz bundan sonra çok iyi bir insan olacağım yani çalışacağım belki de çalışmaya çalışacağım. Her günümü çöpte bir pantolon, yaralı yanmış bir el, leş olmuş bir mont, iğrenç şiş kırmızı gözler ve kırılmış gururumla bitirmek istemiyorum...
Not: A.U. ve M.A. pantolonumu çitilemeyi bile teklif ettiniz. Eşsizsiniz(iki manada da:))
         

28 Aralık 2012 Cuma

Yeni bir yıl

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 08:57 0 yorum
     "Bu senem güzel geçmedi söylemem lazım. Kader beni seçmedi ama görmemem lazım. Belki birden bire yeniden başlamam gerek, eskiden taptığımı bugün taşlamam gerek..." şeklinde başlayan kendisi eski anlamı benim için yeni olan şarkıyla başlıyorum yazıma. Sanki şarkıyı yazan insan benim bu senem yani geçmek üzere olduğum senem için yazmış. Oysa yılbaşı ne kadar da güzeldi. Tavuğumuzu(hindiye gücümüz yetmemişti) bir anne şevkatiyle soslayıp fırına vermiş sonrada patlayana kadar yemiştik. Sevdiğim insanlarla beraber dünya üzerinde en sevdiğim yerlerden biri olan kızılayda girmiştim yeni yıla. İçinizden geçenleri duyabiliyorum "kızılay mı nesini seviyorsun yahu?" diyorsunuz ama benim için çok farklı bir yer orası. Kızılayın benim için nasıl göründüğünü başka bir yazımda anlatırım. Konuya dönersek hani yeni yıla nasıl girersen öyle giderdi? Yok öyle bi dünya. Kızılayda "bir kuş konsa badi parmağıma" diyerek girdim ama bırak badiyi hiç bir parmağıma kuş konmadı. Kızılayı bir ev misali benimseyen ben 10kere gidemedim. Çok eğlenerek girmiştim yılbaşına ama sene içindeki (aradaki bir kaç kaçamağı saymıyorum) eğlencem kemik kas oldu. Nörodan bahsetmiyorum bile. Vucuttaki 206 kemigin ve bir o kadar fazla olan kasların latincelerini öğrenmek kadar eğlenceli bir şey bilmiyorum ben. İşte benim senem böyle geçti. Bu sene nasıl girceğim yeni yıla? Tabiki ders çalışarak. Sayın koordinatörlüğümüz bizi "eee yılbaşında ne yapıyoruz?" gibi komite kadar zor olan bir sorudan ve devamındaki sorunlardan kurtarmak için 3 ocak 2013 tarihine güzel mi güzel nurtopu gibi bir nöroloji komitesi koymuş. Ne düşünceli bir okulum var. Gözlerim yaşardı tutmayın ağlayacağım.
      Yeni yılda insanlar için çok güzel dileklerim var:
1) ilk dileğim daha fazla yüz malum 2 tane biz insanlara yetmiyor. Şöyle altı yedi tane olsa işimiz bayağı kolaylaşacak
2) olan beyinlerimizin kaybolmasını istiyorum. Düşünmek biz insanlar için çok zor bir iş. O yüzden çoğumuzun çoğu zaman süs niyetine kullandığı beyinlerimiz arada çalışmak zorunda kalıyor. Ne gerek var zaten biz sürüyüz ve başımızda da bir çoban var.
3) tıp fakültesi dahada zorlaşsın istiyorum. Çünkü günde kendimize ayıracak 1saat kadar bir zamanımız oluyor ve bu sürede kendimizi "insan" gibi hissediyoruz. Çok tehlikeli bir durum bu saatin kesinlikle doldurulması lazım.
4) zam istiyorum ama maaşlara değil. Peynire domatese ekmeğe kıyafete yani temel ihtiyaçlara gelsin istiyorum. Nasıl olsa çok zengin bir ülkeyiz. Bize bir şey olmaz.
5) son dileğim kendim ve kader ortağı "tıpçı" arkadaşlarıma gelsin: en kötü komitemiz böyle olsun. Şaka şaka! Bu sene hipokampusumuz hiç yorulmasın, limbik sistemimiz güzel anları hatırlasın ve hiç yaşamadığımız kadar güzel zamanlarımız olsun.
     Benim ufacik tefecik dileklerim bunlar. Umarım hepsi gerçek olur. Son olarak bunu söylemezsem yazının bir anlamı kalmaz: SENEYE GÖRÜŞÜRÜZ...:)))

23 Aralık 2012 Pazar

L-eblebi

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 23:43 0 yorum
      Yani susayım konuşmayayım diyorum ama insanın sabrının da bir sınırı var yahu!  Adamcağız "sizin yetistirdiğiniz öğrenci buysa vay Türkiyenin haline" dedi tam 3 gün önce. Hala niye kapatılmadı bu ODTÜ sorarım size? Heykele "ucube" dedi sonra yıkıldı, "diziyi beğenmedim" dedi sonra biteceği açıklandı. ODTÜ yü kapatmak için hala neyi bekliyorsunuz anlamadim ki! Adamcağız her seferinde "yıkın, kaldırın, kapatın mı desin? Leb demeden leblebiyi herkes anlar ama 'O'na leb dedirtmeyeceğiz. L bile dedirtmeyeceğiz gözüne bakıp anlayıp yapacağız. Sorgulamayacagız!

12 Aralık 2012 Çarşamba

bir zavallı ben...

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 20:49 0 yorum
       değerli okuyucu bu gün sana çok güzel bir soru sormak istiyorum. "kendini nasıl tarif edersin?" gayet basit gibi görünen ama aslında en az nöroloji komitesi kadar zor olan bir soru. (evet nörodaayım, bir şey anlamıyorum, anladığımı saniyeler içinde unutuyorum. japon balıklarına "hafızanız ne kadar uzun" diyesim var) ben bu soruyu yıllarca "optimistik, bardağa dolu tarafından bakan, ne istediğini bilen, azimli, güçlü biriyim" diye cevaplardım. tıp fakültesi öyle kötü böyle kötü diyorum ama meğer benim kendimi tanımamı sağlamış, ben bunun hiç farkında değilim. bu tanım benim olmak istediğim kişiymiş. insan kendini zor duruma düşünce tanıyormuş.
      mesela hiç de bardağa dolu tarafından bakmıyorum. hatta ağzına kadar dolu bardağı dibine kadar boş görmede üstüme yok. nasıl olsa biri suyu içince boşalmayacak mı? sonra ne istediğimi hiç de bilmiyormuşum bunu da elimi attığım her işi yarım bırakarak kanıtlamaktayım. lisedeyken en büyük hayalim elektrogitar çalmaktı. dünyanın parasını verip gitarı aldım. yine dünyanın parasını kursa baydım. itiraf ediyorum sadece il hafta çalıştım. bir yıl debelendikten sonra olmayacağını anladım ve bıraktım. sonra gittim spor salonuna kaydoldum. onun mazisi de gitara benzedi. ilk hafta 2 kere sonraki hafta 1 kere ve sonra 2 haftada bir kere gitmeye başladım. sonunda salonun yerini unuttum. bir sonraki aktivitem dans oldu. bachata... kursa bir heves kaydoldum yine. bu seferki farklıydı belkide ben dans için yaratılmıştım derken hevesim kursağımda kaldı. ilk dersten anladım benim gibi yeteneksizin ne işi var dansla. millet sağa gidiyor ben sola. başlamadan biten dans kariyerimin verdiği umutsuzlukla kendimi havacılık topluluğunun  toplantısında buldum. sınavına girdim (ders bile çalıştım) ve kazandım. lys sonucumu bu adar hevesle beklememiştim. ertesi gün yamaçta aldım soluğu. ben uçacağım diye zannederken yer eğitimi denilen olay çıktı. 2 hafta bıkmadan yer eğitimini tamamladıktan sonra uçacağım hafta hobaaaa yağmur yağdı. yine de bıkmadım devam ettim .(bu benim için rekor) sonraki hafta hafta sonu sabah 7de kalktım. giyindim ve gittim. hava güneşli. tamam dedim bu hafta uçacağım. uçtum da ama 20 kiloluk paraşütü 60 70 metrelik yamaca 1 saatte taşıyıp 3 dakikada aşağı inmek olayı bende büyük bir çelişki yarattı. "uçmak bu muydu yahu televizyonda adamlar saatlerde uçuyorlardı?" soruma karşılık aldığım cevap "sen ancak 20 30 uçuştan sonra öyle uçacaksın" oldu. nasıl yani 20 kere daha bu yamacı o yükle mi çıkacağım? şimdi siz burada uçuş hikayemin bittiğini düşündünüz değil mi? ama öyle olmadı. ben yine    devam ettim kendimle inatlaşarak. 1 metreye yakın karda soğuktan titreyerek tırmandım o yamacı. sonunda ne oldu? düştüm evet 6. uçuşumda havalandım ve yere çakıldım yamaçtan aşağı sürüklendim. kaskım olmasa beynimin pekmezi akmıştı. bu kazayı derince bir kesik, quadriceps femoris kasımdaki bir zedelenme, yırtık bir yeni eşofman ve 1 hafta yürüyemeyerek atlattım. bir de arkadaşlarımın güzel güzel bol övgülü azarlarından hiç bahsetmiyorum. şimdi bunları yazınca arkadaşlarımın neden benimle beraber bir kursa başlamak istemediklerini daha iyi anladım.
          nerde kalmıştık? tabiki benden bahsediyorduk. ben  meğerse ne stresli bir insanmışım bu da yeni anladığım özelliklerimden biri. geçen gün bir arkadaşımla (aslı) konuşuyoruz. "dün film izledik, önceki gün de fatma'nın arkadaşları geldi çay içtik. bu gün de sinemaya gidelim mi?" benim cevabımsa aslında tüm ruh durumumu yansıtır özellikteydi. "aslı siz ne yapıyorsunuz yahu? sanki tıp değilde arkeoloji okuyorsunuz. bu kadar gezilir mi? biz bu dünyaya ders çalışmaya geldik insanlar için nefes almak neyse bizim için de ders çalışmak o" dedim ve sustum aslı yüzüme baktı "ben biraz nefes alıyım en iyisi" dedi.
          üniversite mi beni böyle stresli, mutsuz, huzursuz ve maymun iştahlı biri yaptı yoksa aslında hep böyleydim de haberim mi yoktu bilmiyorum. ama size tavsiyem benim gibi olmayın sağlığa çok zararlı. mutlu günler:)

       
         

18 Kasım 2012 Pazar

sırılsıklam

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 00:47 0 yorum
       size yağmuru ne kadar sevmediğimden bahsetmiş miydim? o zaman şimdi bahsediyorum. yanlış anlamayın yağmur bir insan değil bildiğimiz yağmur. yoksa benim gibi cici bir kızın kimle problemi olabilir ki (!) neyse konumuza dönelim.
       "gökyüzü bile ağlarken insan nasıl gülebilir ki?" bu olayın facebook duvarından ya da kamyon arkasından bakış açısıdır. (tamamen kendim yoğun beyin kasırgamla ürettim ama istediğiniz gibi kullanabilirsiniz) normalde ben bu sözü söyleyecek kadar melankolik bir insan değilim. bir anda oldu bende anlamadım. asıl nedenlerimse çok daha maternal.
        ben insanın dış görünüşünün için aynası olduğuna inanırım bu yüzden kıyafetlerime saçıma makyajıma çok özen gösteririm ama yağmur... ah o yağmur...akşamdan hazırlarım yarın giyeceklerimi. tabi bu o kadar kolay bir süreç değil malesef. çeşitli kombinler kafada tasarlanır. ayakkabı çanta uyumuna bakılır. sonra uygun mont arayışına geçilir. hepsi tamam olsa bile hangi kombin giyilecek en son aşamada o karar verilir. yani yoğun bir şekilde "bu mu o mu" sürecidir bu. tabi hepsi tamam olduktan sonra uygun oje sürülür kurutulur. saçlar düzleştirilir veya maşa yapılır. evet artık gönül rahatlığıyla uyuyabilirim.
        hay bu sabahlar olmaz olaydı diye uyandıysam anlayın ki alarm sesiyle değilde şakır şakır bir sesle uyanmışımdır. önümde 2 seçenek vardır. ya bütün verdiğim saatleri hiçe sayarak yeni bir kombin yapmalıyım ve gün boyu ayarladıklarımı giyemediğim için mahkeme duvarı bir yüzle dolaşmalıyım ya da "zaten bu yağmur geçici ben evden çıkmadan durur" düşünceleriyle kendimi avutmalıyım. tahmin edin sizce hangisini yapıyorum? tabi ki ikinci seçeneği. (bazen gerçekten yağmurun durduğu bile oluyor)
      asıl olay evden çıktıktan sonra başlıyor. o güzel şıkıdım şıkıdım topuklu ayakkabıların birer sünger sanmaya başlıyorlar kendilerini. çöldeki kutup ayısı gibi her damla yağmuru içlerine çekmeye çalışıyorlar. alırken dünyanın parasını verdiğin ayakkabılarının gözlerinin önünde yağmurla esrar almış bağımlı gibi kendinden geçtiğini görünce önce bir fasıl ayakkabıcıya sonra kendine sövmeye başlıyorsun. sonra yağmur hızını arttırıyor ve kafandaki şemsiyenin delikli olduğunu düşünmeye başlıyorsun. çünkü özenle yaptığın saçların artık kendilerini rüzgara bırakmış saz görünümü almışlardır. ve en son nokta: yanından geçen otobüs. türk filmlerinde kenarda yürüyen kız hülya koçyiğit ona çamur sıçratan delikanlı da ediz hun olur. adam iner kıza mendilini uzatır sanki çamur mendille silinince temizlenirmiş gibi sonra kızı gideceği yere bırakır. ama gerçek hayatta o kız ben adamda yolun en kenarından ısrarla geçmek için çabalayan otobüs şöförü amcadır. yanından geçerken yüzünde "heh tamam bugünde birini çamura bulama işini başarıyla yerine getirdim" ifadesi vardır. ayrıca hiç bir zamanda "ben seni ıslattım gel götüreceğin yere bırakayım" demez.
      size daha çok bana bol güneşli sadece bitkilere yetecek kadar yağmurlu günler diliyorum :)
NOT: başka bir günde, başka bir yerde...

16 Ağustos 2012 Perşembe

organik biber gazı

Gönderen Hazan Çıtlak zaman: 23:27 0 yorum
           kim demiş devlet çalışmıyor diye? ne kadar ayıp ne kadar? devlet sizin için daha ne yapsın. millet yemeye organik sebze bulamazken bizim devletimiz organik biber gazı üretimine başladı nabeeeeeer? bir de beğenmiyorsunuz, bu devlet size nasıl yaransın ki?
             üşenmedim gittim ve devlet gözetiminde organik biber gazı üretimi yapan çiftçilerle görüştüm. tarlaları bizzat gezdim. kendi gözümle görmesem inanmazdım ama gerçekten her şey organik yani sunii gübre bile kullanmıyorlar. değerli çiftçimiz İdris Naim Serçe: "efendim biz bu biber gazlarını üretirken gübresini kullandığımız koyunlara bile gdo'suz saman yedirdik. bizde gdo olmaz öldüren gaz kati suretle olmaz." derken diğer bir çiftçi recep tayyip ersizdoğmayan: "yalan vallahi billahi tallahi yalan. hepsi organik bakın burada kaç kelle çalışıyor. isterseniz ananızı da alıp gelin bakın" diye konuştu.
           sizin için, hala aranızda sözüme inanmayanlar olur diye biber gazı bitkisini resmini çektim (bknz:sol taraf) böyle 1 metre boylarında yeşil geniş yapraklı sevimli bir bitki. biber gazının dış kısmının rengi tohumuna göre değişiyor.
            şimdi diyorsunuz ki devlet niye bu kadar masrafa giriyor? yine sizin için.şimdi bu organik biber gazını alıyoruz. iyice sıkıştırıp organik biber sıvısı haline getiriyoruz sonra bir güzel buzdolabına koyuyoruz. 3 saat içinde donmuş ve katılaşmış olarak organik biberiniz hazır! biberimizi her çeşit yemekte gönül rahatlığıyla kullanabiliriz onun içinde gdo yok katkı maddesi hiç yok.
           canım şöyle acılı br çiğ köfte çekti. bana müsade. gidip meydanda "parasız eğitim parasız sağlık" diye bağırıp toplayacağım organik biber gazlarını.(beyin bedava) toplamanın da sırrı bu işte. bunu da öğrendiğinize göre sağlıcakla   kalın organik günler :)
 

Bir Garip Doktor Template by Ipietoon Blogger Template | Gift Idea